"Bağış"la Türkiyem

PULMONER ARTERİYEL HİPERTANSİYONUN TARİHÇESİ - BÖLÜM 1 (MÖ. - 1891)

Thoraks

 

"Tıpta göğüs hastalıkları, 20. yüzyılın ortalarına doğru gelişme göstermiştir. Akciğerlerin ve toraksın yapısından kaynaklanan fizyomekanik zorlukların aşılması çok uzun, aynı zamanda çok ilginç bir zaman sürecinde olmuştur. Özellikle 20.yüzyılın başlarında tüberkülozun çok önemli bir ölüm nedeni olması ve savaş cerrahisi göğüs hastalıkları ve cerrahisinin gelişmesinde önemli rol oynamıştır."(Toraks Cerrahisi Derneği)

Makaleyi okurken karşılaştığınız bilemediğiniz tıbbi bilgiler için lütfen sizin için hazırladığımız Pulmoner Hipertansiyonda Yer Alan Aktörler bölümümüzü inceleyiniz. 

 

Her ne kadar, Discovery Channel'da şaşkınlıkla izlediğimiz karanlık çağlara ait bulunan insan kemiklerinde beyin ameliyatı izleri gibi bulgular olsa da, bizim bilgilerimizin dayanağı modern tıbbın geçmişi, insanlık tarihinin yalnızca 3000 yıllına ışık tutar. Geçmiş; ya karanlık çağda kaybolmuş ve bulunmayı bekleyen fosiller olarak bizleri beklemekte ya da arabamızın yakıt deposunu doldurmakta.

 

Dolaşım Sisteminin Keşfi, Tarihçesi :

M.Ö. 4. yüzyılda, kalbin kapakçıkları Hipokrat okuluna bağlı bir hekim tarafından keşfedilmiştir. Fakat, kapakçıkların görevi o dönemlerde anlaşılamamıştır. Ölümden sonra, kan venlerde (toplardamar) toplandığından, arterler (atardamar) boş görünür. Bu nedenle antik anatomistler bu damarların hava ile dolu olduğunu düşünmüş ve bu damarların hava dağıtma görevine sahip olduğu kanısına varmışlardı.

 

İnsan kadavralarının [ölü beden] kullanıldığı anatomik incelemelere ilk olarak Herofilus (Herophilos)’un [M.Ö. 335-280] ve Erasistratos (Erasistratus)’un [M.Ö. 310-250] Mısır’da [İskenderiye] yaptığı çalışmalarda rastlanmaktadır. Herofilus ve Erasistratus anatominin iki büyük kurucusu olarak kabul edilebilirler.2 Herofilus venler ile arterleri ayırsa da, nabzın doğrudan arterlerin bir özelliği olduğu düşünmüştür. Ersistratus yaşam sırasında kesildiklerinde arterlerin kanadığını gözlemlemiştir. Buradan da arterlerden kaçan (çıkan) havanın yerini kanın, venler ile arterler arasındaki küçük damarlar aracılığıyla, doldurduğunu düşünmüştür. Böylece kan akışını ters olarak düşünse de, ilk kez kılcal damar fikrini ortaya atmıştır.

 

M.S. 2. yüzyılda Yunan hekim Galen (Galenus) [M.Ö. 129 - 216] kan damarlarının kan taşıdığını bilmekteydi ve venöz (koyu kırmızı) ve arteriyel (açık kırmızı ve daha duru) kanı tanımlamış, görevlerinin farklı ve ayrı olduğunu belirtmişti. Büyüme ve enerji, karaciğerde kilüsten oluştuğuna inandığı venöz kanın özellikleriyken, arteriyel kan kalpten gelmekteydi ve hava içerdiği için canlılık vermekteydi. Kan oluştuğu (yaratıldığı/üretildiği) yerlerden vücudun tüm bölümlerine akar ve buralarda tüketilirdi. Kalbe veya karaciğere giden kanın geri dönüşü yoktu. Kalp kanı pompalamadığı gibi, kalbin hareketi diyastol sırasında kanı emmekteydi ve kan arterlerin (kendi) nabızları sayesinde hareket etmekteydi. Ayrıca, Galen arteriyel kanın, venöz kanın sol karıncıktan sağa 'gözenekler' yardımıyla geçmesi ve havanın da akciğerlerden pulmoner arter yoluyla kalbin sol tarafına geçmesi sonucu oluştuğunu düşünmekteydi. Arteriyel kan oluştuğu sırada 'isli' (duman rengi) buharların oluştuğunu ve bunların yine pulmoner arter yardımıyla, dışarı verilmesi için, akciğerlere geçtiğini de düşünmüştür.

 

İbn Nefis [M.S. 1210-1288], 1242'de, insan vücudundaki kan dolaşımını doğru biçimde tanımlayan ilk kişidir. Anatomik bilgisi doğrultusunda el-Nefis pulmoner dolaşım konusunda şöyle bir çıkarım da bulunmuştur:

 

"... kanın kalbin sağ odasından sol odasına varması gerekmektedir, fakat bu ikisi arasında doğrudan bir geçiş (yolu) bulunmamaktadır. Kalbin kalın septumu delikli olmadığı gibi, bazılarının düşündüğü gibi görünür gözenekler veya Galen'in düşündüğü gibi görünmeyen gözenekler içermez. Kan kalbin sağ odasından vena arteriosa (pulmoner arter) aracılığıyla akciğerlere akar, maddelerine dağılır, hava ile karışır ve arteria venosadan (pulmoner ven) geçerek, kalbin sol odasına ulaşır..." Bunun dışında kalbin ihtiyaç duyduğu oksijen ve besinleri koroner arterler yoluyla aldığı yönünde bir önerme de ortaya atmıştır.

 

1552'de ise Michael Servetus [1509-1553] aynı tanımı yaptı ve Realdo Colombo [1515-1559] da bunu kanıtladı. Yine de tüm bu sonuçlar genel olarak yaygın biçimde kabul edilmemişti.

 

Sonunda, Hieronymus Fabricius [1533-1619]'un öğrencilerinden biri olan William Harvey [1578-1657] bazı deneylerden sonra 1628'de insan dolaşım sistemini keşfettiğini duyurdu ve bu konuda etkili bir kitap (Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus) yayımladı. Bu çalışma zamanla tıp dünyasına doğru anlayışı kabul ettirdi. Harvey arterler ile venleri bağlayan kılcal damar sistemini tanımlayamamıştı; bunlar daha sonra mikroskopun babası, Marcello Malpighi [1628-1694] tarafından tanımlanmıştır." Dolaşım Sistemi - wikipedia (2 https://www.aldur.net/didaktik_0001.html)

 

ASKLEPİOS, (Aesculapius):

 

ASKLEPİOS, (Aesculapius):

Tıbbın ilk insanla birlikte başladığı söylense de, genelde kabul görmüş olan ilk tıp büyüğü Aesculapius’dur. Kendisinden ilk kez İlyada’da Homeros bahsetmiştir: “Çağır Asklepios oğlunu, kusursuz hekimi” demektedir. Önce Zeus’un gazabıyla yıldırım çarpmasıyla öldürülen Asklepios daha sonra yine Zeus tarafından tıp tanrısı olarak ilan edilir. Tıp amblemlerinde yer eden, temeli doğu kültürüne dayanan ve tarihi M.Ö. 3000’ lere uzanan yılan figürü de, Asklepios ve O’nun asası ile bütünleşmiştir. Hatta Asklepios sözcüğünün grekçe “Askalabos” sözcüğünden geldiği söylenir ki, bu da yılan anlamına gelmektedir. Ve Asklepios’un şifa veren gücünü yılandan aldığı, halkın da adaklarını Asklepios’a değil de bu yılana sunduğu söylenir. Öyle ya da böyle, yılanlı asası ile Asklepios tıp tarihinin önemli dönemeçlerinden birini tutan bir sembol olarak yerini almıştır.  (İnönü Üniversitesi; Haber Tıp, 14 Mart 2003, sayı:1)

 

HİPOKRAT, (Hippocrates; MÖ. 460-355)

 

HİPOKRAT, (Hippocrates; MÖ. 460-355):

"Tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat’ın ampiyemi (her iki plevra yaprağı arasında, başka bir deyişle akciğer ve göğüs duvarı arasında görülen iltihaplı sıvı birikimidir.) teşhis edebildiği, bazı iğnelerle ponksiyon (enjektör veya başka bir aletle bir vücut boşluğuna girme işlemi) yaparak toraks içerisinde (göğüs kafesi içerisinde) biriken sıvıyı drene edebildiği (boşaltabildiği) ve muhtemelen plevrası kalınlaşmış ve pnömotoraks gelişmeyen hastalarda tedaviye ulaşabildiği bilinmektedir. Hatta iltihabın sıvı karakterine göre prognoz açısından (hastalığın seyri) bir fikir sahibi dahi olduğu söylenir."(Toraks Cerrahisi Derneği) Bodrum'un hemen karşısıdaki İstanköy'dendir.

  

Hipokrat Yemini: Orjinal Hipokrat Yemini'nin Türkçeye çevrilmiş hali aşağıdaki gibidir: 

"Hekim ApollonAsklepios, HygieiaPanacea üzerine ve bütün Tanrı ve Tanrıçaların huzurunda yemin ederim ki, yeteneğim ve gücüm elverdiğince bu and ve sözleri tutacağım:

Bu sanatta hocamı, babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım, ihtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim, çocuklarına kardeşim gibi bakacağım ve öğrenmek isterlerse bu sanatı ücretsiz öğreteceğim; ilaç reçetelerini, şifai bilgileri ve diğer bilgileri sadece ve sadece kendi evlâtlarıma, hocamın çocuklarına ve hekimlik kurallarına uygun sözleşmeyle bağlı ve and içmişlere öğreteceğim.

Yeteneğim ve hâkimiyetim ölçüsünde hastalarımın iyiliği için tedaviler önereceğim ve asla kimseye zarar vermeyeceğim.

İsteyen hiç kimseye öldürücü bir eczayı ne vereceğim ne de bunu tavsiye edeceğim; benzer şekilde, bir gebe kadına çocuk düşürmesi için ilaç vermeyeceğim.

Hayatımın ve sanatımın saflığını koruyacağım.

İç organlarındaki taşı keserek almayı, hastalığı çok açık olan hastalarda bile, işin ehli olan (cerrah)lara bırakacağım.

Hangi eve girersem gireyim, bütün kasıtlı kötülük ve suistimallerden ve özellikle de ister hür ister köle olsun erkek ve kadınların vücudunu kötüye kullanmaktan kaçınarak, sadece hastaya yardım için gireceğim.

Gerek sanatımın icrası sırasında gerekse insanlarla gündelik ilişkideyken edindiğim bilgileri ortalığa saçmayacağım, bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım.

Bu yemine sadık kalırsam hayatımı ve mesleki uygulamalarımı insanların tümünden ve her zaman saygı görerek mutlulukla sürdüreyim, ama ona ihanet eder ya da çiğnersem tam tersini yaşayayım." (Vikipedi)

 

Günümüzdeki Hipokrat Yemini ise; 

"Tıp fakültesinden aldığım bu diplomanın bana kazandırdığı hak ve yetkileri kötüye kullanmayacağıma, hayatımı insanlık hizmetlerine adayacağıma, insan hayatına mutlak surette saygı göstereceğime ve bilgilerimi insanlık aleyhinde kullanmayacağıma, mesleğim dolayısıyla öğrendiğim sırları saklayacağıma, hocalarıma ve meslektaşlarıma saygı göstereceğime din, milliyet, cinsiyet, ırk ve parti farklarının görevimle vicdanım arasına girmesine izin vermeyeceğime, mesleğimi dürüstlük ve onurla yapacağıma, namusum ve şerefim üzerine yemin ederim."

 

Eski Yunan dünyasını takip eden Roma döneminde Celsus (İS 30) ve Galen (İS 131–200) tıp dünyasına büyük katkılarda bulunmakla beraber akciğerle ilgili anatomik ve fizyolojik bilgiler vermişlerdir. Tüberküloz çok eski dönemlerden itibaren iyi bilinen bir hastalıktır ve bütün hekimler bu hastalığa aşinadır. (Toraks Cerrahisi Derneği)

 

CELSUS, (Aulus Cornelius Celsus; MÖ. 25-MS. 50):

 

CELSUS, (Aulus Cornelius Celsus; MÖ. 25-MS. 50):

Enflamasyon (iltihaplanma, canlı dokunun her türlü canlı, cansız yabancı etkene veya içsel/dışsal doku hasarına verdiği hücresel, sıvısal ve damarsal bir seri yanıttır)'u tanımlamıştır. Enflamasyonlu bir alanda kan akımı artar, bunun sonucunda ısı artışı ve kızarıklık oluşur; doku içine sıvı ve hücre sızmasına ve şişmeye neden olur."(Vikipedi) "Fıtığın tarifi, meydana gelişi ve cerrahi tedavisinin imkanları hakkında ilk bildiriler de Celsus’tan gelmişti."(Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası Cilt 55, Say 1, 2002) Celsus; döneminin profesyonel hekimi olmasının yanısıra, filozof ve aynı zamanda devrinin önde gelen hatiplerindendir. "Hukuk (ius) adilin ve iyinin sanatıdır."(http://groups.yahoo.com/group/baskenttehukuk/) "De Re Medicina (Tıbbî Konular Hakkında) adını taşıyan kapsamlı eseri 8 kitaptan oluşmuştur; birinci kitap, tıp ekollerinin tarihçesini verir; ikinci, üçüncü ve dördüncü kitaplar, teşhis ve tedavi, beşinci ve altıncı kitaplar farmakoloji, yedinci kitap cerrahî ve son kitap ise kemik hastalıklarıyla ilgilidir.

 

De Re Medicina, özellikle teşhis ve tedavi yöntemleri hakkında fikir vermesi bakımından önemli bir yapıttır. Ayrıca, hekimlerin ele almaktan pek hoşlanmadıkları cerrahî alanıyla ilgili bilgiler de içermektedir. Mesela katarakt hakkında yapmış olduğu açıklamalar oldukça önemlidir ve bunların konuya ilişkin ilk açıklamalar olduğunu bildirilmektedir. 

Celsus, diyetten de bahsetmiş ve sağlıklı bir yaşam için nasıl beslenmek gerektiği hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir." (http://alkmaar.blogcu.com/1509632/)

 

GALEN, (Claudius Galenus ; MS. 131-MS. 200):

 

GALEN, (Claudius Galenus ; MS. 131-MS. 200):

Orta çağ tıbbı; Galenik Tıp olarak adlandırılır. "Primum non nocere; Önce zarar verme” ilkesinin yaratıcısı olan ecza biliminin babası Galenos Bergama'lıdır.

 

"Benjamin D. Wiker, Galen'in günümüzden yaklaşık iki bin yıl önce yaşamış, tıp dünyasına yapmış olduğu katkılarla ve kazandırdığı değerlerle tüm zamanların en iyi hekimi olduğunu, söylüyor. Wiker'e göre, o Yunan tıbbını düzenledi ve sonra bunu Romalılara hediye etti. O, dört Roma imparatorunun özel hekimliğini yaptı. Ama kılıç, mızrak ve vahşi hayvanların dişleriyle yaralanan gladyatörlerin tedavilerini de o üstlendi. Öylesine etkindi ki, bilgileri, deneyimleri, öğretileri imparatorluğun dört bir köşesine yayıldı. İmparatorluk yıkıldıktan sonra bile Galen'in gücü, Bizans İmparatorluğu'ndan Arap İslam dünyasına, oradan da dünyanın dört bir köşesine uzandı. O yalnızca bir tıp bilgini değil, herkesin tanıdığı bir filozof, bir düşünür, aynı zamanda da bir din bilimcisiydi." (Milliyet Gazetesi.)

 

(Primum non nocere, konulu güzel bir yazı. Bakınız; http://www.ubiat.com/andac.html )

 

Derken, hristiyanlık engizisyon ile karanlık çağa girerken, islamiyette aydınlanma devri başlamış ve tıptaki bayrak yarışındaki bayrak, arap ve türklerin eline geçmiştir.

 

İBN-İ SİNA, (Avicenna ; MS. 980 - 1037):

 

İBN-İ SİNA, (Avicenna ; MS. 980 - 1037):

Buhara’da doğmuş ve orada eğitim almış, dünya tıp tarihinde Hipokrat ve Galen’den sonra geldiği kabul edilen türk hekimdir. Onun tıpta gerçekleştirdikleri arasında şunlardan söz edilmektedir: Teorik olarak öğrendiği tıbbi bilgileri hastalar üzerindeki deneyimleri ile tamamlamış ve hasta başında klinik dersler vermiştir. Tıp ve kimya alanındaki çalışmalarında deney ve gözleme sürekli yer vermiştir. Cerrahide bazı yeni bilgilere erişmiştir. Örneğin urların beyinde olabileceğini, mide ülseri ve pilor tıkanıklığı semptomları gibi. Küçük cerrahide kullanılacak bıçağın kesinlikle alevden geçirilmesini tavsiye etmiştir. Larenks entübasyonunu ilk kez uygulayan kişidir. Cıva buharını insanlarda ilaç olarak kullanmıştır. İbn Sina’nın en ünlü eseri “Kanun” adını taşımaktadır. Eser 5 bölümden oluşmaktadır. 1542’de Latince’ye çevrilmiştir. Bu eser Türkçe’ye ise 18. yüzyılda Tokatlı Mustafa Efendi tarafından  “Tabhiz al-Mathun” adıyla çevrilmiştir." (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi.)

 

İBN NEFİS, (Annafis; MS. 1210 - 1288):

 

İBN NEFİS, (Annafis; MS. 1210 - 1288):

İslam dünyasında isminden söz edilmesi gereken hekimlerden biri de İbn Nefis’tir. Dostları onu kısaca, Ali bin ebu'l-hazm el-kureş ed-dımeşki el-mısri eş-şafii diye çağırırlardı. Künyesi Ebu'l-Hasan dır. Lakabı ise Alaeddin'dir. İbn-i Nefis adıyla meşhur oldu. 13. yüzyılın ünlü bir hekimi olan Nefis Şam’daki Nurettin Zengi hastanesinde ve daha sonra Kahire’de çalışmıştır. “İbn Sina Kanunu’nun Anatomi Kısmına şerh” adlı eserinde Galen’in dolaşım sistemine itiraz etmiştir. Galen’in ileri sürdüğü kalbin sağ ve sol karıncığı arasındaki duvarda deliklerin bulunduğu görüşünü reddetmiştir. Nefis’e göre söz konusu yerde herhangi bir delik bulunmamaktadır. Bu da kalbin sağ tarafına gelen kanın akciğerlere gidip oradan sol karıncığa geçmesi demektir. Yani, günümüzde bildiğimiz küçük kan dolaşımı dediğimiz; pulmoner dolaşım sistemini tanımlamıştır. Bu açıklama zamanında İslam ve Osmanlı dünyasında biliniyor olmasına rağmen Avrupa  tarafından fark edilmemiştir. (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi.)

 

Bölüm 2 - Pulmoner Arteriyel Hipertansiyonun Tarihçesi (1891- )

1- PAH nedir?

 PAH ÖZET

Eskişehir Web Tasarım