
Dünyanın Kader Anı
ÖZET
Bu özetin ardından, şimdi aynı olayları daha ayrıntılı ve kronolojik bir anlatımla inceleyelim.
ANA METİN
1. Franz Ferdinand, Trializm ve Bosna Bağlamı
İmparator I. Franz Joseph’in (1830–1916) tek oğlu ve veliahtı Prens Rudolf’un (1858–1889) 1889 yılındaki intiharı, Habsburg hanedanının veraset düzenini kökten değiştirdi. Tahtın varisliği önce İmparator’un kardeşi Karl Ludwig’e (1833–1896) geçti. Karl Ludwig’in 1896’da hayatını kaybetmesinin ardından ise en büyük oğlu ve İmparator I. Franz Joseph’in yeğeni Arşidük Franz Ferdinand (1863–1914), Habsburg tahtının muhtemel varisi konumuna yükseldi.[24]
İmparatorun ardından tahta çıkması beklenen kişi olarak Franz Ferdinand, çok uluslu imparatorluğun gelecekteki iç ve dış politikasını etkileyebilecek en önemli figürlerden biri haline geldi. Yaşamı çoğu zaman 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da uğradığı suikastla hatırlansa da, hem Habsburg siyasetini hem de savaş öncesi Avrupa’daki güç dengelerini anlamak açısından merkezi bir figürdü.[52][25]
Franz Ferdinand, imparatorluğu daha dengeli ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmayı hedefliyordu. Bu doğrultuda, katı merkeziyetçi yapıyı gevşeterek farklı etnik unsurların daha geniş siyasal temsil ve sınırlı özerklik kazandığı federal bir idari modeli savunuyordu.[50] Muhtemelen gençliğinde (1892-1893) gerçekleştirdiği dünya seyahati sırasında tanık olduğu Amerika Birleşik Devletleri'nin federal yapısı ve etrafındaki reformcu çevreler tarafından geliştirilen federalist vizyon, özellikle 1906 yılında Aurel Constantin Popovici (1863-1917) tarafından hazırlanan "United States of Greater Austria" (Büyük Avusturya'nın Birleşik Devletleri) önerisiyle somutlaşmış ve bu siyasi programının şekillenmesinde etkili olmuştur.[53][20] Bu yaklaşım, tek bir merkezden katı biçimde yönetilen yapı yerine, imparatorluk bünyesindeki ulusların belirli alanlarda kendi kendini idare edebildiği daha esnek bir federal yapılanma anlamına geliyordu. Özellikle Çekler ile Güney Slavlar için —yani daha sonra kelime anlamıyla “Güney Slavların ülkesi” olan “Yugoslavya” çatısı altında bir araya gelecek Sırp, Hırvat ve Sloven toplulukları açısından— böyle bir yeniden yapılanma öngörüyordu.[25][38]
Franz Ferdinand, reformist fikirleri ile Almanya’ya yakın ittifak politikasını benimsemesine rağmen savaşa karşı takındığı mesafeli ve temkinli tutumun birleşmesi sonucu tartışmalı bir figür haline geldi.[46] Kişisel doktoru, yazdığı biyografik eserinde bu duruma dikkat çekerek: "Onun ölümü, hayatı boyunca karşı çıktığı bir politikanın trajik sonucu oldu." gözleminde bulunur."[3 s. 266] Nitekim Alman İmparatoru II. Wilhelm ile kurduğu samimi kişisel dostluk sayesinde Berlin’le ilişkileri güçlendiren Arşidük, bu ittifakı bir saldırı aracı olarak değil, Rusya’ya karşı caydırıcılık ve imparatorluğun iç istikrarını koruma unsuru olarak değerlendiriyordu. Pragmatik bir askeri şahsiyet olan Franz Ferdinand, büyük çaplı bir Avrupa savaşının çok uluslu Habsburg İmparatorluğu’nu parçalayacağını öngörüyordu. Bu denge politikasıyla sağlığında Genelkurmay Başkanı Conrad von Hötzendorf’un sıkça dile getirdiği agresif savaş planlarını kararlılıkla dizginleyerek ülkesini, Avrupa’nın her an patlamaya hazır kazanında savaşa hazır ancak savaştan uzak tutmayı başardı.[9][24]
Öte yandan, 1878 Berlin Kongresi sonrasında bağımsızlığını kazanan Sırbistan çevresinde gelişen Güney Slav milliyetçiliği, Franz Ferdinand’ın reform projelerine büyük bir kuşkuyla yaklaşıyordu. Arşidük, Habsburg İmparatorluğu içindeki Slav halklara daha geniş haklar ve siyasal temsil verilmesini öngören üçlü monarşi (trialist) düzenini savunuyordu. Sırp milliyetçi çevreleri ise Franz Ferdinand’ın bu trialist projelerinin, Güney Slavları Habsburg monarşisi içinde tutarak Yugoslavya idealini — yani Sırbistan öncülüğündeki Güney Slav birleşmesini — zayıflatacağından endişe ediyordu.[17][24]
Benzer şekilde, imparatorluk içindeki Macar elitleri trialist reformların 1867 Uzlaşması’yla elde ettikleri ayrıcalıklı konumu sarsmasından kaygı duyarken, Viyana’daki merkeziyetçi ve muhafazakar bürokratik çevreler de monarşinin mevcut siyasal dengesinin bozulmasından korkuyordu. Böylece Franz Ferdinand, hem dışarıda Sırp milliyetçilerinin hem de içeride Avusturya-Macaristan’daki mevcut güç dengelerini korumak isteyen statükocu çevrelerin hedefi haline geldi; bu durum onu imparatorluk içinde giderek yalnızlaşan bir siyasal figüre dönüştürdü.[51][45][24]
1906 yılına gelindiğinde, 76 yaşındaki İmparator I. Franz Joseph’in ilerleyen yaşı nedeniyle imparatorluğun giderek karmaşıklaşan siyasi, diplomatik ve askeri meseleleriyle eskisi kadar yakından ilgilenmesi zorlaşmaya başlamıştı. İmparator ile veliaht arasındaki ilişkiler zaten gergin seyrederken, Franz Ferdinand’ın uzun süreli çabaları sonucunda Franz Joseph ona bir Askeri Özel Daire (Militärkanzlei, Kançılarya) kurma izni verdi. İmparatorun zaten kendi askeri kalemi (şansölyeliği) bulunmasına rağmen, Franz Ferdinand’ın da kendisine bağlı bağımsız bir askerı büro oluşturması, veliaht sıfatıyla devlet işlerine daha doğrudan müdahil olmasına imkanı sağladı. Bu ortamda 42 yaşındaki veliaht Franz Ferdinand, güçlü iradesi, müdahaleci karakteri ve özellikle dış politika ile ordu meselelerine duyduğu yoğun ilgi sayesinde devlet yönetimi üzerinde giderek artan bir nüfuz kurdu. Saray çevresi, askeri kadrolar ve dış politika üzerindeki etkisi zamanla genişleyen Franz Ferdinand, Almanya ile ilişkilerden Balkan politikasına, Rusya ve Sırbistan’a yönelik stratejilerden ordunun modernizasyonuna kadar birçok kritik konuda imparatorluk siyasetinin yönünü etkileyen başlıca figürlerden biri haline geldi. Bu nedenle Habsburg monarşisinin geleceği, büyük ölçüde onun siyasi tercihleri ve sağlık durumuna bağlı hale geliyordu.[24][36][25]
Habsburg hanedanının, tahtın geleceği açısından Franz Ferdinand’ın sağlığına gösterdiği hassasiyet, çocukluk yıllarına kadar uzanıyordu. Henüz yedi yaşındayken annesi, İki Sicilya Prensesi Maria Annunciata (1843-1871), daha sonra kendisinin de mücadele etmek zorunda kalacağı tüberküloz (verem) nedeniyle yaşamını yitirmişti. Aradan geçen yılların ardından 1892’ye gelindiğinde, henüz otuzlu yaşlarının başlarında olan Arşidük’ün sağlığı bozulmaya başlamıştı. Ancak saraydaki entrikalar ve taht kavgaları nedeniyle bu süreç büyük bir gizlilik içinde yürütülmek zorundaydı; öyle ki İmparator amcasının bile durumdan haberdar olmaması gerekiyordu.[3][20]
Ancak Franz Ferdinand’ın sağlık durumu zamanla düzelmek yerine daha da kötüleşti. Bunun üzerine aile, 1895 yılının Temmuz ayında dönemin Avusturya tıp çevrelerinde tartışmasız bir otorite olarak görülen Viyana 3. Tıp Kliniği Direktörü Profesör Leopold Schrötter’e (1837–1908) başvurdu. Göğüs hastalıkları ve laringoloji alanındaki çalışmalarıyla Avrupa çapında tanınan Schrötter, aynı zamanda Avrupa'nın saygın Klinik Tıp Dergisi'nin (Zeitschrift für klinische Medizin) editörleri arasında yer alıyordu.[41][57]
Schrötter, bu son derece hassas görevi laboratuvarındaki en yetenekli ve sadakatine güvendiği yardımcılarından birine verdi. Çocukluğundan beri sağlık sorunları yaşayan genç ve sıra dışı hekim, 1,93 metreyi bulan etkileyici boyuna rağmen narin yapısıyla dikkat çekiyordu. Kliniğin yorucu çalışma koşulları ve sürekli enfeksiyon tehlikesi zamanla sağlığını olumsuz etkiledi. Temmuz 1895’te geçirdiği ağır hastalık ise akademik kariyerini sürdürmesini dahi tehlikeye sokacak kadar ciddi sonuçlar doğurdu.[57][3][43]
Arşidük’ün 1892’den Bu Yana Muzdarip Olduğu Hastalığa Sıra Dışı Hekimi Tarafından İlk Tanı Kondu
İyileşmesinin ardından çalışmalarına dönen asistanına Schrötter, kimliğini açıklamadığı bir hastaya ait balgam örneğini inceleme görevini verdi. Genç hekim, mikroskop başında yaptığı titiz incelemeler sırasında numunede, Robert Koch’un (1843–1910) 1882 yılında tanımladığı ve verem hastalığına yol açan çok sayıda Koch basili (tüberküloz basili) tespit etti. Böylece gizemli hastaya ilişkin ilk tanıyı koymuş oldu.[57][41] Vereme karşı etkili ilk antibiyotik olan streptomisinin klinik kullanıma girmesine ise henüz yaklaşık kırk dokuz yıl vardı.
Teşhis doğrulayan Schrötter ardından genç hekime, incelediği numunenin Avusturya-Macaristan tahtının varisi Arşidük Franz Ferdinand’a ait olduğu açıklandı. O yıllarda akciğer tüberkülozu çoğu zaman ölümle sonuçlanan ve birçok kişi tarafından adeta bir ölüm fermanı olarak görülen bir hastalıktı. Bu nedenle teşhisin kesinleşmesi yalnızca hasta ve ailesi için değil, Habsburg hanedanının geleceği açısından da son derece kaygı verici bir gelişmeydi. Nitekim Arşidük’ün babası Karl Ludwig bile, oğlunu ziyaretlerinden birinde hastalığın yarattığı ağır tabloyla karşılaşınca derin bir umutsuzluğa kapılmıştı. Oğlunun giderek tükenen gücünü ve solgun yüzünü gören Ludwig, sıra dışı doktoruna dönerek, “Oğlum iyileşmeyecek,” demişti.[3][43]
Bu olay, sıra dışı hekimin hayatında da önemli bir dönüm noktası oldu. Schrötter, genç meslektaşının tıbbi yeteneğini takdir ediyor, aynı zamanda onun sağlık sorunlarının da farkında bulunuyordu. Çocukluğundan beri zayıf bir bünyeye sahip olan genç hekim, solunum yolu rahatsızlıkları nedeniyle nefes darlığının ne anlama geldiğini yakından biliyordu. Viyana Kliniği'nin ağır çalışma koşulları ve enfeksiyon riskinin yüksek olduğu ortam da sağlığını giderek daha fazla zorlamaktaydı.[3][43][57]
Tam da bu nedenle, veliahdın ailesi tedavi sürecini mutlak bir gizlilik içinde yürütecek güvenilir bir hekim ararken Schrötter, hem yeteneğine içtenlikle güvendiği hem de sarayda sunulan daha elverişli çalışma koşulları sayesinde kendi sağlığını koruyarak mesleğini sürdürebileceğine inandığı genç asistanını tereddütsüz önerdi. Böylece, Arşidük’ten yalnızca bir buçuk ay daha genç olan Schrötter’in sıra dışı asistanı, Habsburg Monarşisi’nin geleceğini doğrudan etkileyen son derece hassas bir görevin merkezine yerleşti; artık yaşıtı Arşidük Franz Ferdinand’ın kişisel hekimiydi.[3][43][57]
Schrötter, Viyana’ya giderek durumu bizzat İmparator Franz Joseph’e rapor etti. Görüşmede hastalığın ciddiyetini ve doğasını tüm ayrıntılarıyla açıkladı. HAstalığın gizli tutulması yöenündeki hassasiyetle ancak nitekim Macar basını gibi bazı çevreler Arşidük’ü çoktan "yürüyen bir ceset" olarak ilan etmişti. İmparator hastalığın tanısını öğrendikten sonra yeğenine mektubunda Şu an sadece sağlığın için yaşamanın senin en kutsal görevin olduğuna en acil şekilde dikkatini çekerim... Doktorların talimatlarını en ince ayrıntısına kadar takip etmelisin.
Franz Ferdinand’ın akciğer tüberkülozuna yakalanarak ölüm döşeğine düşecek kadar ağırlaşması, saray çevrelerinde veliahtlık görevini sürdüremeyeceğine ilişkin kaygıları artırdı. Bu nedenle taht için kardeşi Arşidük Otto Franz’ın (1865–1906) hazırlanması gerektiği yönünde beklentiler ortaya çıktı. Ancak Otto’nun skandallarla anılan ciddiyetsiz yaşam tarzı, onu hanedan açısından güven veren bir veliaht adayı olmaktan uzaklaştırıyordu. Dahası, 1906 yılında henüz 41 yaşındayken sifiliz (frengi) hastalığından ölmesi, hanedan çevrelerinde onun neden uygun bir veliaht adayı olarak görülmediğini açık biçimde ortaya koydu.[23][24][52]
Franz Ferdinand’a akciğer tüberkülozu teşhisi konulduktan sonra Schrötter, Viyana’ya giderek hastalığın ciddiyetini, niteliğini ve seyrini bizzat İmparator Franz Joseph’e rapor etti.
Franz Ferdinand’a akciğer tüberkülozu teşhisi konulmasının ardından durumun ciddiyeti Bunun üzerine Schrötter, Viyana’ya giderek hastalığın niteliğini ve seyrini bizzat İmparator Franz Joseph’e rapor etti. Tanıyı öğrenen İmparator, yeğenine gönderdiği mektupta, “Şu an sadece sağlığın için yaşamanın senin en kutsal görevin olduğuna en acil şekilde dikkatini çekerim... Doktorların talimatlarını en ince ayrıntısına kadar takip etmelisin.” sözleriyle iyileşmeyi her şeyin önüne koyması gerektiğini vurguladı. Veliahdın sağlık durumunun gizli tutulmasına büyük özen gösterilse de bu çabalar tam anlamıyla başarılı olmadı; nitekim özellikle Macar basınında bazı çevreler Franz Ferdinand’ı çoktan “yürüyen bir ceset” olarak nitelendirmeye başlamıştı.
Bu kritik dönemde Franz Ferdinand'ın sağlığı, yalnızca şahsi bir mesele olmaktan çıkıp monarşinin devamını doğrudan ilgilendiren siyasal bir soruna dönüşmüştü. Saray, veliahdın akciğer tüberkülozuyla mücadelesini yürütecek en yetkin tıbbi desteği ararken dönemin Viyana tıp çevrelerinde tartışmasız bir otorite olarak kabul edilen Viyana 3. Tıp Kliniği Direktörü Profesör Leopold Schrötter'e (1837–1908) başvurdu. Göğüs hastalıkları ve laringoloji alanlarında Avrupa çapında tanınan Schrötter, bu görev için kendi asistanları arasından genç fakat sıra dışı bir hekimi saraya önerdi.[18] Bu teklif, genç hekim için yalnızca mesleki bir terfi değil, aynı zamanda kendi kırılgan sağlığı açısından da beklenmedik bir çıkış yoluydu. Çocukluğundan beri zayıf bir bünyeye sahipti; 1.93 metreyi bulan alışılmadık boyu ve Viyana kliniğindeki yoğun, enfeksiyon riskleri yüksek çalışma temposu onu giderek daha fazla yıpratıyordu. Temmuz 1895’te geçirdiği ağır bir hastalık nöbeti, üniversitede kariyer yapma yönündeki tüm ‘iddialı planlarını’ neredeyse sona erdirmişti; bu nedenle Schrötter’in onu saray hekimliği görevine önermesi hem sağlığını koruma hem de mesleki varlığını sürdürebilme bakımından cazip bir çıkış yolu sundu.[57]
1895'te saray hekimi olarak göreve başlayan bu isim, uyguladığı disiplinli tedavi protokolü, katı yaşam düzeni ve kesintisiz tıbbi gözetim sayesinde veliahdın sağlığını kararlı bir süreç içinde yeniden kazandırdı. 1898’e gelindiğinde Franz Ferdinand’ın tüberkülozdan tamamen kurtulduğu kabul edildi ve ancak bundan sonra resmen yeniden veliaht ilan edilebildi.[57][24]
Bu tarihten Saraybosna'daki suikaste kadar geçen on dokuz yıl boyunca ikili, birbirine benzer mizaçlarının kaçınılmaz kıldığı gergin ama sağlam bir ilişki sürdürdü. Emir vermeye alışkın, boyun eğmeye yatkın olmayan arşidük, karşısında en az kendisi kadar inatçı ve sarsılmaz bir tıbbi otoriteyle yüzleşmek durumundaydı. Doktor ise bu gerilimi tek bir cümleyle etkisiz kılıyordu: "Emir veren ben değilim, hastalıktır; ben yalnızca onun tercümanıyım." Franz Ferdinand, kendi sağlığı ve hanedanın geleceği söz konusu olduğunda bu otoriteyi kabul etti; Schrötter'in kendisini emanet ettiği hekimin tavsiyelerine suikaste uğradığı son güne kadar bağlı kaldı.[57]
2. Franz Ferdinand İçin 28 Haziran: Bir Tarihten Fazlası
Habsburg tahtının veliahdı Arşidük Franz Ferdinand, güçlü iradesi ve kararlı kişiliğiyle tanınan bir isimdi.[4] Ancak sarayla yaşadığı ciddi çatışmaların temelinde, hanedan kurallarına göre soyluluğu "denk" kabul edilmeyen Kontes Sophie Chotek’e (1868–1914) duyduğu aşk yatıyordu. Bu aşk uğruna katı protokol ve geleneklere meydan okuyan Arşidük, gerekirse tahttan feragat etmeye dahi hazır olduğunu açıkça belirtti.[39]
Avrupa'da savaş bulutlarının toplandığı o kritik dönemde, hanedanın geleceği derin bir belirsizliğe sürüklenmişti. Veliahtlık için gerekli vasıfları taşıyan tek geçerli aday olarak Arşidük Otto'nun oğlu ve Franz Ferdinand'ın yeğeni, henüz 13 yaşındaki Karl (1887–1922) öne çıkıyordu. İmparatorluğun geleceği için "tek umut vaat eden yedek" olarak görülen bu genç adayın yaşının küçüklüğü, imparatorlukta derin bir krize neden oldu. [52] Saray, hanedanın devamlılığını ve veraset düzenini korumak için bir çıkış yolu aradı ve uzun müzakerelerin ardından 1900 yılında morganatik evlilik uzlaşısını gündeme taşıdı.[30][23]
Burada tarih sayfalarında çok çarpıcı, adeta kaderin bir cilvesi dedirtecek bir tesadüf saklıdır: 28 Haziran. Franz Ferdinand'ın hayatının en kritik dönemeçlerinden ikisi, görünmez bir el tarafından hep bu özgün (spesifik) güne mühürlenmiş gibidir.[46] Sophie Chotek ile evlenmek için sarayla yürüttüğü uzun ve yıpratıcı mücadele nihayetinde bir zafere dönüşmüş; ancak bu zafer, ağır bir bedelin gölgesinde kalmıştı.Takvimler 28 Haziran 1900 Perşembe'yi gösterdiğinde Franz Ferdinand, büyük aşkı Sophie Chotek uğruna Habsburg hiyerarşisi önünde aşağılayıcı bir sınav veriyordu.[44] Hofburg Sarayı’nda arşidükler, bakanlar ve din adamlarının huzurunda imzalanan feragatnameye göre Sophie, hiçbir zaman imparatoriçe ya da arşidüşes unvanı taşıyamayacak; çocukları Habsburg hanedanı üyesi sayılmayacak ve taht üzerinde hiçbir hak iddia edemeyecekti. Franz Ferdinand, düğün günü henüz doğmamış çocukları adına imparatorluk ailesinin üyeliğinden ve tüm ayrıcalıklarından resmen vazgeçmek zorunda kaldı. Bu evlilikten doğan torunları bugün Hohenberg soyadıyla yaşamaktadır. Böylece Franz Ferdinand veliahtlık sırasını korumayı başardı, ancak kurduğu aile hanedanın resmi statüsünün tamamen dışında bırakıldı.[52]
Not: Görselin orijinali Wikipedia’dan alınmış olup yapay zeka kullanılarak dijital olarak işlenmiştir.
İşte bu ağır bedeli ödemeyi göze almasını sağlayan temel motivasyon, Franz Ferdinand’ın keskin karşıtlıklarla şekillenen kişiliğinde gizliydi. Duygularını uçlarda yaşayan bir insandı; birini ya içtenlikle sever ya da ondan tamamen nefret ederdi. Onun dünyasında gri alanlara asla yer yoktu; zor beğenen karakteri nedeniyle içindeki nefret duygusu, sevgisinden her zaman çok daha baskındı. Özellikle kendisine yapılan bir haksızlığı unutmaz, kırgınlıklarını yıllarca taşıyabilirdi. Bu nedenle saray çevrelerinde sert, inatçı ve zaman zaman korkulan bir karakter olarak tanınıyordu. Ancak bu katı ve mesafeli görünümün ardında, ailesine son derece bağlı bir eş ve baba saklıydı. Sophie’ye duyduğu derin sevgi, onun uğruna tüm hanedanla çatışmayı göze almasına yol açmış; çocuklarına olan düşkünlüğü ise kurduğu bu küçük aileyi hayatının mutlak merkezine yerleştirmesine neden olmuştu. Habsburg hanedanının acımasız kurallarına rağmen aşkından ve ailesinden vazgeçmemesi, Franz Ferdinand’ın sert mizacının ardında ne denli güçlü bir duygusal bağlılık taşıdığının en somut kanıtıydı.[46][3][49]
Nitekim bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi: Sofie (1901–1990), Max (1902–1962) ve Ernst (1904–1954). Üçü de annelerinin soyadıyla von Hohenberg adını aldı. 28 Haziran 1914'te Saraybosna'da anne ve babalarını kaybeden çocuklar, sırasıyla 12, 11 ve 10 yaşlarında yetim kaldılar. Ebeveynlerinin ölümü Birinci Dünya Savaşı’nın doğrudan başlamasına yol açtığından, tarihçiler anne ve babalarını savaşın ilk kurbanları, geride kalan üç kardeşi ise sembolik olarak “Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yetimleri” olarak anmıştır. [41]
Franz Ferdinand, böylesi katı hanedan kurallarının bedelini hem kendisi hem de kurduğu aile çok ağır bir şekilde öderken, bu sistemin yapısal sorunlarını da derinlemesine fark etmişti. Sağlığını emanet ettiği ve zaman zaman dert ortağı olarak gördüğü sıradışı doktoruna, Habsburg hanedanında evliliklerin aşırı akrabalık nedeniyle sorunlu olduğunu açıkça dile getirmişti. Kendi seçtiği bir eşle mutlu bir hayat kurmak istemesinin altında yatan nedenlerden birini de şu sözlerle açıklamıştı: “Bizim gibi insanlar birine gerçekten değer verdiğinde, soy ağacında mutlaka evliliğe engel olacak küçük bir ayrıntı bulunur; böylece ailemizde karı koca yirmi kez birbirleriyle akraba çıkar, bunun sonucu da çocukların yarısının aptal ya da epileptik olmasıdır.” [30][40][47]
Bu sözler yalnızca kişisel bir isyanın değil, dönemin Avrupa monarşilerinde köklü bir yapısal sorunun dile gelişiydi. Hanedanlar arasındaki dar evlilik ağı, siyasi ittifakları pekiştirme amacı taşısa da biyolojik bir bedel ödetiyordu: Yakın akrabalar arasındaki tekrarlayan evlilikler, kalıtsal hastalıkların ve bilişsel bozuklukların kuşaktan kuşağa aktarılmasını kaçınılmaz kılıyordu. Bu durum yalnızca tıbbi bir sorun olmanın ötesine geçerek yönetim kapasitesiyle doğrudan ilgili bir siyasi meseleye dönüşüyordu. Zira bir ülkenin kaderini belirleyecek en üst makama kimin geçeceği, bireysel yetenek ya da liderlik niteliklerine göre değil, yalnızca soy zincirine göre tayin ediliyordu. Başka bir deyişle, bu sistem milyonlarca insanı ilgilendiren kararların alınacağı tahtı; doğuştan gelen ayrıcalık adına yönetme becerisinden yoksun kişilere emanet edebiliyordu. Franz Ferdinand'ın eleştirisi tam da bu noktada tüm ağırlığıyla anlam kazanmaktadır: Hanedanlık geleneği, kendi sürekliliğini sağlamaya çalışırken aslında yönetme yetkinliğini tehlikeye atıyordu.[42][47]
3. Bosna’da Kırılgan Denge ve 28 Haziran Saraybosna Ziyareti
1878 Berlin Antlaşması, Osmanlı Devleti (1299-1922) için Balkanlar’daki hakimiyetin fiilen sona erdiğini, ancak hukuken sürdüğünü gösteren bir dönüm noktası oldu. Bu antlaşma ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (1867-1918), Osmanlı toprağı sayılan Bosna Vilayeti’ni işgal ve yönetme yetkisini kazandı. Böylece Bosna’da Osmanlı egemenliği nominal, yani yalnızca “kağıt üzerinde” kalırken, gerçek güç tamamen Viyana’nın eline geçti.[50][5]
Aynı süreçte Balkanlar’ın siyasi haritası yeniden şekillendi. Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlıkları resmen tanındı, Romanya’nın bağımsızlığı onaylandı ve Bulgaristan Osmanlı’ya bağlı özerk bir prenslik haline getirildi. Bu düzenlemeler, bölgede hem karmaşık hem de kırılgan bir yapı ortaya çıkardı. Özellikle Sırbistan’ın bağımsızlığını kazanması ve Slav milliyetçiliğinin hızla yükselmesi, Balkanlarda gerilimi artırdı. Ortaya çıkan bu istikrarsız zemin, yıllar sonra Saraybosna Suikastı ile patlak veren olayların ve nihayetinde I. Dünya Savaşı’nın başlamasına giden süreci hazırlayan en önemli nedenlerden biri oldu.[17][50]
1908 yılında Bosna-Hersek'in Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından resmen ilhak edilmesi, bölgedeki Sırp milliyetçileri açısından büyük bir provokasyon olarak algılanmış ve derin bir infial yaratmıştı.[5][12] Bu gergin atmosferde, 1913 yılında İmparator Franz Joseph, Ordu Başmüfettişi sıfatıyla Arşidük Franz Ferdinand'a Haziran 1914'te Bosna'da gerçekleştirilecek geniş kapsamlı askeri tatbikatları bizzat denetleme görevini verdi.[17][36]
Başlangıçta plan yalnızca askeri manevraların izlenmesinden ibaretti; ancak daha sonra program genişletilerek Franz Ferdinand ve eşi Düşes Sophie'nin 28 Haziran'da Bosna'nın idari merkezi Saraybosna'yı resmi olarak ziyaret etmesi kararlaştırıldı. Böylece Haziran sonundaki dağ tatbikatları askeri bir güç gösterisine dönüşürken, hemen ardından gelen Saraybosna ziyareti protokolün ötesine geçerek imparatorluğun bölgedeki varlığını ve otoritesini pekiştirmeyi amaçlayan sembolik bir mesaja dönüştü.[17][4][8]
4. Vidovdan'ın İki Yüzü: Kışkırtma mı, Körlük mü?
Bu tarihin ulusal hafızada taşıdığı derin anlam göz önüne alındığında, suikastın Vidovdan’a denk getirilmesi iki farklı bakış açısından yorumlanabilir.[49][17]
Bosna-Hersek’in ilhakından sonra bölgede tırmanan Habsburg karşıtlığı ve keskinleşen Sırp milliyetçiliği, Saraybosna seyahatini baştan itibaren oldukça tehlikeli bir hale getirmişti. Franz Ferdinand artan tehditler nedeniyle geziyi iptal etmek istese de, İmparator Franz Joseph’in baskısıyla gitmek zorunda kaldı.[41]
Ziyaret kesinleşince Arşidük, bu mecburi görevi stratejik bir hamleye dönüştürmeye karar verdi. Siyasi açıdan Avusturya-Macaristan’ın ikili yapısını dönüştürmeyi hedefleyen “Trializm” projesi doğrultusunda Güney Slavların (Hırvat, Sloven, Sırp) statüsünü yeniden yapılandırmayı hedefliyordu. Bu ziyareti de bölge halkıyla doğrudan bağ kurmak için önemli bir fırsat olarak görüyordu.[46][49]
Kişisel olarak ise eşiyle birlikte seyahat etme arayışı, Viyana saray protokollerindeki bir açıktan faydalanmasına imkan verdi. Arşidük’ün bölgeye “askeri müfettiş” sıfatıyla gitmesi sayesinde, başkentte sürekli dışlanan Düşes Sophie, kocasının yanında eşit statüde yer alabilecekti. Franz Ferdinand, bu istisnai durumu, eşine Viyana’da esirgenen saygınlığı iade etmek için incelikli bir jest haline getirmeyi planlıyordu.[44]
Ancak Sophie’nin bu seyahate katılmaktaki asıl motivasyonu, kocasının sunduğu itibar iadesinden ziyade onun can güvenliğine duyduğu derin endişeydi. Anılarında, Sophie’nin bu kaygısına Arşidük’ün kişisel doktoru da tanıklık eder.[3] Suikast tehditlerinin ortasında Franz Ferdinand’ı yalnız bırakmak istemeyen Düşes, yanında bir kadın varken kimsenin ona saldırmaya cesaret edemeyeceğine inanarak tehlikeleri savuşturabileceğini düşünüyordu.[12]
Tatbikatların ve Saraybosna ziyaretinin organizasyonu ise Osmanlı'dan ilhak edilen bölgenin imparator adına yöneticisi olan Bosna-Hersek Valisi Topçu Generali Oskar Potiorek'e (1853–1933) bırakıldı. Potiorek, 1902'de genelkurmay başkan yardımcılığına getirilmiş, 1910'daki teftiş görevinin ardından 1911'de Bosna-Hersek askeri valiliğine atanmıştı. Kısa sürede, Avusturya-Macaristan yönetimine karşı çıkan Sırplara yönelik sert politikalarıyla dikkat çekti. İmparatorun emri doğrultusunda Franz Ferdinand'ı Bosna'ya davet eden ve ziyaretin lojistik hazırlıklarını üstlenen de Potiorek oldu; ancak güvenlik düzenlemelerini son derece hafif tutması, ilerleyen süreçte trajik sonuçlar doğuracaktı.[34][35][48]
4.1 Sırpların Gözünden: Aleni Bir Kışkırtma
28 Haziran, Sırp ulusal ve dini takviminde Vidovdan — Aziz Vitus Günü —ya da Kosova Günü olarak anılır. Bu tarih, Gaius Julius Caesar (M.Ö. 100 – M.Ö. 44) tarafından M.Ö. 45'te uygulamaya konulan Jülyen takvimine göre [29] 15 Haziran'a karşılık gelir ve 1389'daki Birinci Kosova Savaşı'nın yıldönümüdür. Ne var ki bu günün Sırp ortak hafızasındaki ağırlığını kavramak için, o savaşın yüzyıllar içinde nasıl bir anlama büründürüldüğünü anlamak gerekir.[6][20]
1389 Kosova Savaşı'nda Sırp Knezi Stefan Lazar Hrebeljanović (1329–1389), güçlü Osmanlı ordusu karşısında savaş meydanında hayatını kaybetti. Sırplar bu savaşı ağır bir yenilgiyle kaybetmişti; ancak yüzyıllar içinde bu yenilgi, Sırp halk şiiri, Ortodoks Kilisesi ve milliyetçi söylem tarafından bambaşka bir anlama büründürüldü. Anlatıya göre Lazar, savaş öncesi gecesinde kendisine görünen bir melek aracılığıyla iki seçenekle karşı karşıya bırakılmıştı: Ya bu dünyada zafer, ya da ahirette "göksel krallık." Lazar ikincisini seçti. Dolayısıyla Kosova'daki yenilgi, Sırp milletinin dünyevi iktidar yerine kutsal olanı bilinçli olarak tercih ettiğinin kanıtıydı. Bu mit zamanla Ortodoks Kilisesi'nin vaazlarına, halk destanlarına ve okul müfredatlarına sızdı; 19. yüzyılda yükselen Sırp milliyetçiliğiyle birlikte adeta bir kimlik çimentosuna dönüştü. Lazar, yenilmiş bir komutan olarak değil; milletinin kurtuluşu için canını veren bir şehit olarak kutsallaştırıldı.[5][6][49]
İşte bu yüzden 28 Haziran — Vidovdan — Sırplar için sıradan bir tarih değildir: hem yasın hem direnişin, hem acının hem de onurun simgesidir; Sırp kimliğinin kurucu yarası olarak yüzyıllardır yaşatılmaktadır. Bu nedenle milliyetçi Sırp örgütü Kara El (Ujedinjenje ili smrt — "Birlik ya da Ölüm") ve Genç Bosna (Mlada Bosna) çevresi, Avusturya’nın Saraybosna ziyaretini bu tarihe denk getirmesini kasıtlı bir tahrik ve meydan okuması olarak yorumladı.[28] Tıpkı 525 yıl önce, 1389’da Sırpların Osmanlılara karşı verdikleri mücadeleyi kaybederek boyunduruk altına girmeleri gibi şimdi de Habsburg hanedanlığı, kendi egemenliğini Bosna’ya dayatıyordu. Vidovdan’da Habsburg veliahdına saldırmak, bu yeni boyunduruğu reddetmekti — 1389 Kosova Savaşı’nda yarım kalan hesabın devamıydı. O gün Kosova Ovası’nda destanlarda Sırp soylusu olarak anılan Miloš Obilići, Osmanlı Padişahı I. Murad'ı (1326-1389) hançerleyerek düzenlediği suikastla teslimiyeti değil başkaldırıyı seçmişti. Şimdi de aynı ruh ve aynı tercih, şehit Prens Lazar’ın intikamını almak ve yeni bir efendiye boyun eğmeme kararlılığını ifade ediyordu.[5]
4.2 Avusturya-Macaristan’ın Gözünden: Siyasi Körlük mü, Hesaplı Baskı mı?
Habsburg yönetimi açısından ise aynı olay farklı bir anlam taşıyordu. Ziyaret, bir yandan Franz Ferdinand’ın Güney Slavları da kapsayan reformist “Trializm” vizyonu doğrultusunda halkla bağ kurma girişimiydi; diğer yandan ise imparatorluk otoritesinin Bosna-Hersek üzerindeki hakimiyetini sergileyen bir güç gösterisi niteliği taşıyordu. Ancak bu yaklaşım, yerel hassasiyetleri kavramakta ciddi bir yetersizlik barındırıyordu.[46][12]
Bu sürecin merkezindeki isim olan Bosna Valisi General Oskar Potiorek, hem kişisel kariyer hırsları hem de idari tercihleriyle ziyaretin yönünü belirleyen başlıca figürdü. Tatbikatların organizasyonundan ve Saraybosna programının planlanmasından sorumlu olan Potiorek, Vidovdan’ın (28 Haziran) Sırplar için taşıdığı derin tarihsel ve duygusal anlamın farkındaydı. Buna rağmen askeri manevraları ve Veliaht Franz Ferdinand’ın Saraybosna ziyaretini özellikle bu tarihe denk getirdi.[12][37]
Friedrich von Beck-Rzikowsky (1852–1925)'nin 1906’da emekliye ayrılması, Avusturya-Macaristan ordusunun en kritik makamı olan Genelkurmay Başkanlığı için beklenmedik ölçüde sert bir rekabet doğurdu. Oysa Beck’in yerini kimin alacağı, dışarıdan bakıldığında son derece açık görünüyordu: 1902'den bu yana Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Oskar Potiorek, askeri çevrelerde Beck'in doğal ardılı (halefi) ve tartışmasız "veliaht prensi" olarak görülüyordu. Askeri çevrelerde bir “dahi” olarak yüceltilen Potiorek’in bu göreve atanacağı neredeyse kesin kabul ediliyordu. General Moritz Auffenberg (1852–1928)’in de belirttiği gibi, “tükenmeyen bir hırsla” hareket eden Potiorek, gençliğinden itibaren maruz kaldığı aşırı övgünün etkisiyle giderek megalomaniye (büyüklük sanrısına) varan bir özgüven geliştirmişti; Auffenberg’e göre bu, onun en büyük talihsizliğiydi. Kariyerinin büyük bölümünü genelkurmay hizmetlerinde ve bürokratik-idari görevlerde geçirmiş olması da onu bu makam için güçlü bir aday haline getiriyordu. Nitekim Potiorek’e duyulan güven yalnızca orduyla sınırlı değildi; İmparator Franz Joseph I de Beck’in tavsiyesi ve Potiorek’in kıdemi doğrultusunda onu tercih etmekteydi.[37][34]
Ancak bu tercih, Arşidük Franz Ferdinand’ın ordu ve monarşi anlayışıyla taban tabana zıttı. Franz Ferdinand, Beck döneminde giderek kökleşen hantal ve değişime kapalı askeri-bürokratik yapının imparatorluğu felakete sürüklediğini düşünüyordu.[15] Yüzyılın başında Avusturya-Macaristan’ın yaşlanan devlet elitleri, statükoyu (status quo) korumaya dayalı ihtiyatlı ve giderek teslimiyetçi bir siyaset izliyor; ancak bu yaklaşım ne imparatorluğun derinleşen yapısal sorunlarına çözüm üretebiliyor ne de ordunun gerilemesini durdurabiliyordu.[9] Franz Ferdinand’a göre Potiorek’in Genelkurmay Başkanlığına yükselmesi, Avrupa’nın hızla büyük bir savaşa sürüklendiği bir dönemde, Beck döneminin yalnızca imparatora sadakat temelinde işleyen eski düzeninin yıllarca devam etmesi anlamına gelecekti.[20] Orduda köklü reformlar yapılmasını savunan Arşidük, “yaşlı muhafızlar” olarak gördüğü isimleri tasfiye etmeye çalışmış; hatta İmparator’un en yakın sırdaşlarından biri olan Beck’in emekliye ayrılmasında da etkili olmuştu.[41]
Franz Ferdinand, Potiorek’i teorik ve idari alanlardaki başarısıyla öne çıkan; ancak uzun yıllar masa başında çalışmasının etkisiyle savaş meydanının gerçeklerinden giderek uzaklaşmış bir kurmay subay olarak görüyordu.[14] Çevresindeki iltifatlarla büyüyen egosu; kendi zihinsel üstünlüğüne duyduğu aşırı güven de Franz Ferdinand’ın ona yönelik kuşkularını derinleştiriyordu.[20] Özetle, Potiorek’in en büyük sorunu, teorilerini gerçek saha koşullarıyla sınamadan hareket etmesiydi.[15] Nitekim bu yaklaşım, 1914’te Saraybosna ziyareti sırasında yapılan güvenlik uyarılarını küçümsemesine ve ziyaretin trajediyle sonuçlanmasına yol açacaktı. Gerçekten de Arşidük’ün suikastından sonra gerçekleştirilen soruşturmada, Potiorek’in gerçeklikten kopuk karar alma biçimi sert biçimde eleştirilecek; hatta bazı değerlendirmelerde onun adeta “Mars’ta yaşadığı” ifade edilerek saha gerçeklerinden ne ölçüde uzaklaştığı gözler önüne serilecekti.[20]
Bu tür masa başı askeri zihniyetin yıkıcı sonuçları yalnızca Avusturya-Macaristan’a özgü değildi. Bizim tarihimizden de örnek vermek gerekirse, Osmanlı Harbiye Nazırı Enver Paşa (1881–1922) da 22 Aralık 1914 – 6 Ocak 1915 tarihleri arasında gerçekleştirilen Sarıkamış Harekatı sırasında masa başında oluşturduğu planlarda iklim şartlarını, lojistik yetersizlikleri ve askerlerin fiziksel durumunu yeterince hesaba katmamış; bunun sonucunda yaklaşık 90.000 Osmanlı askeri donarak hayatını kaybetmişti. Franz Ferdinand’a göre Potiorek’in Genelkurmay Başkanlığına yükselmesi, Avrupa’nın hızla büyük bir savaşa sürüklendiği ve ordunun acil askeri reformlar ile modernleşme çabalarına ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Beck döneminin yavaş ve bürokratik anlayışının yıllarca devam etmesi anlamına gelecekti.[14] Nitekim Arşidük, 1911’de Potiorek’in Genelkurmay Başkanlığı talebini bir kez daha reddedecekti.[34]
Arşidük, 1867 Uzlaşması’yla kurulan ikili monarşinin yönetimde yarattığı dağınıklığı aşmak, imparatorluğu federatif bir çerçevede merkeziyetçi bir “Büyük Avusturya” modeline dönüştürmek istiyordu.[25] Bu hedef doğrultusunda orduyu yalnızca iç düzeni koruyan bir güç olarak değil, monarşinin uluslararası prestijini yeniden tesis edecek saldırgan ve dinamik bir araç olarak görüyordu.[20] Bu nedenle Beck ekolünün temkinli çizgisi yerine, Conrad von Hötzendorf’un temsil ettiği “inisiyatif alma”, “sürekli taarruz” ve “düşmanı imha etme” esasına dayalı yeni askeri doktrini, yani “taarruz ruhu”nu benimsedi.[15]
Bu yüzden Franz Ferdinand, imparatorun Potiorek tercihini şiddetle reddederek Franz Conrad von Hötzendorf (1852–1925)'un atanması için ısrar etti.[37] Ona göre Potiorek, eski sistemin temsilcisi; Conrad ise daha enerjik, daha karizmatik ve daha saldırgan bir askeri yenilenmenin simgesiydi.[20] Arşidük’ün sarayı Belvedere ile imparatorun ikametgahı Schönbrunn arasında sessiz sedasız yürütülen bu nüfuz mücadelesinde Arşidük olağanüstü bir direnç gösterdi.[46] Sonunda Franz Joseph, yeğeninin ödün vermez tutumu karşısında geri adım atarak Potiorek’in adaylığını eledi ve Conrad’ı Genelkurmay Başkanlığı’na getirdi.[37] Bizzat imparatorun desteğini arkasına almış, neredeyse kesin olarak Genelkurmay Başkanlığı’na atanmayı beklerken veliaht prensin vetosuyla kariyerinin zirvesinden mahrum bırakılması, Potiorek için derin bir travma ve ağır bir hayal kırıklığı yarattı. Bu engellenme, onun Conrad’a karşı ömür boyu sürecek bir kin beslemesine ve ilerleyen yıllarda kendisini Arşidük’e kanıtlama arzusunun giderek takıntılı bir hırsa dönüşmesine yol açtı.[20]
1914’e gelindiğinde ise Potiorek, Bosna’daki siyasi atmosferin ne derece tehlikeli olduğunun farkındaydı. Bölgede yükselen Sırp milliyetçiliğini yakından izliyor, hatta yalnızca imparatorluğun değil, bizzat kendisinin de suikastçıların hedefinde bulunduğunu biliyordu. Nitekim suikast planının ilk aşamalarında, komplocular arasında yer alan Mehmedbašić’e başlangıçta Arşidük’ten ziyade Potiorek’i zehirli bir hançerle öldürme görevi verilmişti. Potiorek’in yakın çevresine, günlük hayatında bile her an saldırıya uğrayabileceği düşüncesini taşıdığını söylediği aktarılır. Buna rağmen Saraybosna ziyareti, onun gözünde yalnızca rutin bir protokol görevi değil; aynı zamanda kendisini Viyana’ya yeniden kanıtlama, Bosna üzerindeki otoritesini sergileme ve siyasi ağırlığını artırma fırsatıydı. Arşidük’e Bosna halkının “sadakatini” göstermek ve kendi yönetim başarısını öne çıkarmak isteyen Potiorek, bu ziyaretin kusursuz bir güç gösterisine dönüşmesini arzuluyordu.[17][20]
Ancak tam da bu nedenle, güvenlik konusunda yapılan çok sayıdaki uyarıyı sistematik biçimde küçümsedi.[20][37]Yerel emniyet yetkililerinin ve Hükümet Komiseri (Regierungskommissär) Dr. Edmund Gerde’nin[20] artan tehditlere ilişkin kaygılarını “aşırı korku” olarak değerlendirdi; şehirde geniş çaplı askeri güvenlik önlemleri alınması yönündeki önerileri ise halk üzerinde kötü bir izlenim bırakacağı gerekçesiyle geri çevirdi. Güvenliğin büyük ölçüde yetersiz bir polis kuvvetine bırakılması, kortejin güzergahının önceden herkesçe bilinir halde tutulması ve Arşidük ile eşinin üstü açık bir araçla şehir merkezinde dolaştırılması, dönemin şartları düşünüldüğünde ciddi bir güvenlik zaafı yarattı. Potiorek’in kariyer hırsı, imparatorluk gösterişi ve kendi otoritesini sergileme arzusu, onu gerçek tehlikeyi küçümseyen bir körlüğe sürükledi; bu yaklaşımı Veliaht’ı açık bir hedef haline getirmiş ve suikastçıların eline bekledikleri fırsatı altın tepside sunmuştur.[12][20]
5. Göz Ardı Edilen Uyarılar
Göz ardı edilen başlıca uyarılar şunlardır:[
5.1 Yerel Makamlarca Yapılan Uyarılar
A. Bosna-Hersek Hükümet Komiseri Dr. Edmund Gerde, bu uyarıları en açık ve ısrarlı şekilde dile getiren isimlerin başında geliyordu. Gerde, güvenlik önlemlerinin yetersizliğine dikkat çekerek Potiorek’i defalarca uyardı; ayrıca istihbarat raporlarına dayanarak Arşidük’e yönelik olası bir suikast tehdidini, Arşidük’ün gelişinden yaklaşık iki hafta önce sivil ve askeri yetkililerin katıldığı bir toplantıda bizzat bildirdi. Ancak Potiorek, Gerde’yi “hayalet görmekle” suçladı ve Arşidük’ün güvenliğinin ordunun sorumluluğunda olduğunu, bu meselenin polisi ilgilendirmediğini söyleyerek uyarıları ciddiye almadı. Gerde’nin güzergahın son ana kadar gizli tutulması yönündeki talebini de aynı anlayışla reddetti.[12][20]
B. Bosna Parlamentosu Başkan Yardımcısı Dr. Jozo (Josip) Sunarić ise yükselen milliyetçilik dalgasına ve radikalleşen Sırp gençlik örgütlerine dikkat çekerek, Vidovdan’ın güçlü sembolik anlamı nedeniyle Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna ziyaretinin ciddi bir güvenlik riski taşıdığını Haziran ayı başından itibaren Vali Oskar Potiorek’e defalarca bildirdi. Sunarić, bu nedenle ziyaretin iptal edilmesini veya daha ileri bir tarihe ertelenmesini ısrarla önerdi. Ancak Potiorek, bu tür uyarıları “çocuklardan korkmak” şeklindeki küçümseyici bir anlayışla karşılıyor ve Arşidük’ün ziyareti etrafında şekillenen güvenlik tehdidini yeterince ciddiye almıyordu.[46]
Hem yerel yetkililerden hem de Viyana’daki çevrelerden gelen iptal ya da erteleme taleplerini reddederken, Ilidža’daki kaplıca sezonunun 1 Temmuz’da başlayacak olması nedeniyle bölgenin kısa sürede kalabalıklaşacağını, bunun da Arşidük’ün güvenliği için alınacak önlemlerin uygulanmasını daha da güç hale getireceğini savunuyordu. Bunun üzerine Arşidük’ün Askeri Özel Dairesi ziyaretin 29 Haziran’a alınmasını önerdi; ancak Potiorek bu seçeneği de kabul etmedi ve böylece bütün gücüyle ziyaretin özellikle 28 Haziran’da, yani Vidovdan’da gerçekleştirilmesinde ısrar etti.[41]
Gerilim, 27 Haziran akşamı Ilidža’daki Hotel Bosna’da askeri tatbikatların sona ermesi şerefine düzenlenen gala yemeğinde daha da belirgin hale geldi. Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie onuruna verilen bu özel ziyafette çift, Bosna’nın önde gelen askeri, dini ve sivil yetkililerinden oluşan 41 davetliyle aynı masada yemek yedi. Sunarić da bu davette Düşes Sophie ile doğrudan konuşma fırsatı yakalayarak, daha önce Vali Oskar Potiorek’e ilettiği kaygıları bu kez bizzat ona aktardı. Vidovdan’ın Sırplar için taşıdığı derin tarihsel ve duygusal anlamı hatırlatarak ertesi günkü Saraybosna ziyaretinin ciddi tehlikeler barındırdığını ifade etti.[2]
Ancak Sophie, ziyaret boyunca halktan gördüğü sıcak ilgiden oldukça etkilenmişti. Sunarić’e şu sözlerle karşılık verdi:
“Sevgili Dr. Sunarić, sonunda yanıldınız; işler her zaman sizin söylediğiniz gibi gitmiyor. Burada gittiğimiz her yerde öyle bir dostlukla karşılandık ki, üstelik her bir Sırp tarafından da öyle içtenlik ve samimi bir sıcaklık gördük ki, bundan çok mutluyuz.”
Sunarić ise kaygısını gizleyemeyen sakin bir üslupla yanıt verdi:
“Ekselansları, Tanrı’ya dua ediyorum ki yarın akşam sizi tekrar görme onuruna eriştiğimde bu sözleri bana yeniden söyleyebilesiniz. O zaman çok daha rahat bir nefes alacağım.”
Ancak Sophie, ziyaret boyunca gittiği her yerde halkın gösterdiği sıcak ilgiden derinden etkilenmişti. Sunarić'e şu karşılığı verdi:
"Sevgili Dr. Sunaric, sonunda yanıldınız; işler her zaman sizin söylediğiniz gibi gitmiyor. Burada gittiğimiz her yerde öyle bir dostlukla karşılandık ki, üstelik her bir Sırp tarafından da öyle içtenlik ve samimi bir sıcaklıkla karşılandık ki, bundan çok mutluyuz!"
Sunarić ise sakin ama kaygısını gizleyemeyen bir üslupla yanıt verdi:
"Ekselansları, Tanrı'ya dua ediyorum ki yarın akşam sizi tekrar görme onuruna eriştiğimde, bu sözleri bana yeniden söyleyebilesiniz. O zaman çok daha rahat bir nefes alacağım."[14][12][37]
C. Bunun yanı sıra, Gerde’nin teklifinin reddedildiği ve Saraybosna ziyareti öncesindeki güvenlik düzenlemelerinin ele alındığı toplantıda, XV. Kolordu Komutanı General Michael Ludwig Edler von Appel (1856–1915), Franz Ferdinand’ın izleyeceği güzergahın güvenliğinin sağlanması amacıyla, tatbikat için bölgede bulunan askeri birliklerin konvoy güzergahına destek vermesini önerdi. Ancak Potiorek, "sadık vatandaşları gücendirmemek" gerekçesiyle bu teklifi de geri çevirdi.[41] Dahası, manevralara katılan birliklerin ziyaret günü şehirde bulunmamasını bizzat emretmiş ve ordunun Saraybosna'ya ancak 29 Haziran'da dönmesini kararlaştırmıştı. Potiorek'e göre şehir içindeki program bir işgal gösterisi değil; Bosna halkıyla bütünleşen diplomatik ve dostane bir ziyaret olarak sunulmalıydı — bu imaj ne kadar güçlü yansıtılırsa genelkurmay başkanlığına o kadar yaklaşacaktı.[20]
D. Sarayın Ek Polis Desteği, Viyana’daki karşı casusluk şubesinin başındaki Major Maximilian Ronge (1874-1953), Veliaht’ın Saraybosna ziyareti için Viyana ve Budapeşte’den ek dedektif ve polis desteği sağlanmasını önermişti.[20] Kariyerinde yükselmeyi hedefleyen Potiorek, Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna ziyaretini askeri otoritesini ve idari yetkinliğini sergileyebileceği bir fırsat olarak görüyordu. Bu nedenle güvenlik konusunda sivil makamların rolünü küçümseyerek organizasyonu büyük ölçüde kendi kontrolünde tutmaya çalıştı. Ronge’un önerisini ise kariyerinde zafiyet izlenimi yaratabileceği endişesiyle geri çevirdi.[12] Böyle bir açık vermemek için güvenlik konusunda kendi hakimiyetini Arşidük’e göstermesi gerektiğini düşünüyordu.[20]
Franz Ferdinand’ın Bosna ziyareti ve askeri manevraları teftiş programının organizasyonu, askeri vali olarak General Oskar Potiorek’e bırakılmıştı. Bu durum, Potiorek için hem kendisini Franz Ferdinand’a hem de Viyana’daki askeri çevrelere kanıtlayabilmek adına önemli bir fırsat anlamına geliyordu. Potiorek, titizliğiyle tanınan ve sert mizacı nedeniyle saray çevrelerinde, mitolojideki insan yiyen dev yaratıklara benzetilerek “Ogre” lakabıyla anılan Arşidük’ün beklentilerini karşılayabilmek için ayrıntılar üzerinde neredeyse takıntılı denebilecek bir dikkatle çalışmaya başladı. Tek bir hata bile, yıllardır hedeflediği Genelkurmay Başkanlığı makamına ulaşma ihtimali açısından yıkıcı sonuçlar doğurabilirdi. Üstelik Ferdinand daha önce onun bu makama yükselmesini iki kez engellemişti; yani Ogre, tırmandığı kariyer basamaklarında kapısını çaldığı Genelkurmay Başkanlığı yolunda onu iki kez yemişti. Bu nedenle Potiorek, Arşidük’ün şarabının hangi sıcaklıkta servis edileceğinden Hotel Bosna’da gösterişli bir şapel hazırlanmasına kadar uzanan saplantılı ayrıntıları, Franz Ferdinand’ın gözünde kusursuz bir izlenim bırakabilmek adına adeta “protokol öncelikleri”ne dönüştürerek bunlarla bizzat ilgilenmeye başladı.[34]
Buna karşılık, Potiorek’in “protokol öncelikleri” büyük ölçüde Franz Ferdinand üzerinde kusursuz bir izlenim bırakmayı amaçlayan gösterişli düzenlemelere yönelmişti. Ayrılan kaynakların önemli bir bölümü, Arşidük ve eşinin konaklayacağı Hotel Bosna’da özel bir şapel hazırlanmasına tahsis edildi. Resmi gerekçe, son derece dindar Katolikler olan Franz Ferdinand ve Sophie’nin günlük ayinleri için şehirdeki kiliselere gidilip ek güvenlik riski oluşturulmasının önüne geçmekti. Ancak oteldeki bir odanın geçici fakat ihtişamlı bir şapele dönüştürülmesi, aynı zamanda Potiorek’in Arşidük ve eşinin gözünde kusursuz bir izlenim bırakma arzusunun da dikkat çekici örneklerinden biriydi. Böylelikle Potiorek, bütçeyi adeta kariyer yoluna asfalt döşercesine bu tür gösterişli hazırlıklara yönlendirince, Saraybosna ziyareti için güvenlik önlemleri yerel imkanlara sıkışıp kalmıştı.[34] Şehir genelindeki güvenlik düzenlemeleri büyük ölçüde sınırlı sayıdaki yerel polis gücüne bırakılırken, Franz Ferdinand’ın yakın korunması ise kendi maiyet subayları ve yaverleri tarafından sağlanıyordu.[12] Yaklaşık 60.000 nüfuslu Saraybosna’da Veliaht’ın güvenliği, kendi maiyet korumalarının yanı sıra yaklaşık 120 polis ve jandarmanın omuzlarına bırakılmıştı.[28]
Sonuç olarak Potiorek, kendisine iletilen tüm uyarıları "sadık vatandaşları tedirgin etmemek" ve "tehdidin abartılı olduğu" gerekçeleriyle geri çevirdi. Bu tercihlerin doğrudan sonucu olarak, yaklaşık 7 kilometrelik (≈4 mil) konvoy güzergahının güvenliği yalnızca 120 polis ve jandarmanın sorumluluğuna bırakıldı.[28][34]
5.2 Diplomatik Kaynaklardan Yapılan Uyarılar
Tüm bu gelişmelerin ortasında dikkat çekici bir diplomatik fırsat da göz ardı edildi. Yerel makamların uyarılarının yanı sıra, suikast ihtimaline dair önemli bir sinyal diplomatik kanallardan da iletilmişti.
Avusturya-Macaristan’ın hasmı olan Sırbistan’ın Başbakanı Nikola Pašić (1845–1926), Haziran 1914’te Franz Ferdinand’a yönelik suikast hazırlıklarına dair bazı duyumlar edinmiş ve kendisini son derece tehlikeli bir siyasi açmazın içinde bulmuştu. Sırp ordusu ve istihbarat teşkilatı çevreleri içerisindeki bazı subayların, Kara El (Unification or Death; Birleşme ya da Ölüm) örgütüyle bağlantılı olduğu uzun süredir bilinmekteydi. Bu durum, Avusturya karşıtı yürütülebilecek herhangi bir devrimci faaliyetlerin kolaylıkla Sırp devletiyle ilişkilendirilmesine yol açıyor; dolayısıyla gelişmeler Pašić’in hem siyasi geleceğini hem de Sırbistan’ın uluslararası konumunu tehdit ediyordu.[17][46]
Bir taraftan milliyetçi çevrelerin baskısı altında kalan Pašić, diğer taraftan yaklaşan felaketi önlemek adına Viyana’yı uyarması gerektiğinin farkındaydı. Ancak bunu açık ve doğrudan bir şekilde yapması neredeyse imkansızdı.Zira kendisi, Sırp yayılmacılığına yakın duran en etkili siyasetçilerden biri olarak görülüyordu. Üstelik yapılacak açık bir ihbar, yalnızca kendi siyasi konumunu sarsmakla kalmayabilir, Belgrad yönetimini de suçlamaların odağı haline getirebilirdi.[41][49]
Bu nedenle Pašić, siyasi hayatta kalmanın kurallarını bilen pek çok deneyimli devlet adamı gibi, ileride bu bilginin doğuracağı sonuçlardan kendisini koruyabilmek için daha dolaylı bir çözüm düşünmeye başladı. Pašić, işlerin kontrolden çıkmadan çözülebileceğini umut ederek bu hassas görevi Viyana’daki Sırp Büyükelçisi Jovan M. Jovanović (1869–1939)’e bıraktı. Ancak deneyimli bir diplomat olan Jovanović de benzer bir çıkmaz içindeydi. Hem iki ülke arasında var olan gerginlik hem de zaten kendi siyasi görüşleri nedeniyle Viyana çevrelerinde kuşkuyla karşılanan bir isim olması, onu son derece hassas bir konuma sürüklüyordu. Bunun açıkça dile getirilmesi, Sırbistan’ın suikast planıyla bağlantılı olduğu izlenimini doğurabileceğinden, böyle bir ithamı doğrudan ifade etmesi mümkün değildi.[41][46][49]
Sonunda, kendisine daha yakın bulduğu Avusturya-Macaristan Maliye Bakanı Leon von Biliński (1846–1923) ile görüşmeyi seçti. Haziran ayındaki rutin buluşmasında bu fırsatı değerlendirerek Arşidük’ün Saraybosna ziyaretine dair kaygılarını son derece üstü kapalı ifadelerle ve üstelemeden dile getirdi. Ziyaretin yerel gençleri öfkelendirebileceğini ve saldırıya yönelebileceklerini ima ederek şu sözleri kullandı: “Arşidük’ün Saraybosna’ya gitmemesi daha iyi olur… çünkü manevralar sırasında bazı genç Sırplardan biri, tören atışlarında kullanılan boş mermi yerine tüfeğine gerçek bir kurşun koyabilir.” [41][46][49]
Jovanović’in bu dikkatle ölçülüp biçilmiş uyarısını Biliński ciddi bir alarm olarak algılamadı. Aksine, hafif bir şaşkınlık ve belki de belli belirsiz bir tebessümle karşıladı. Sanki böyle bir şeyin gerçekleşmesi imkansızmış gibi, “Umarız hiçbir şey olmaz.” özleriyle yanıt verdi ve konuyu kapattı. İki adam aynı odada, aynı cümleleri duymuştu; fakat tamamen farklı anlamlar çıkarmışlardı. Jovanović muhtemelen görevini yerine getirdiğini düşünerek rahatlamış bir şekilde ayrılırken, Biliński ise büyükelçinin kendisini yokladığını sanmış ve bu kısa, neredeyse meydan okuyan yanıtıyla meseleyi kapatmıştı. [41][46][49]
Sonuçta Sırp Başbakanı Nikola Pašić’in onayıyla suikast hazırlıklarına ilişkin bazı duyumlar Avusturya makamlarına iletilmişti. Öte yandan Bosna-Hersek Valisi Oskar Potiorek, bildirilen uyarılara rağmen kendi prestijinin zedelenmesinden çekindiği için Arşidük Franz Ferdinand’ın Saraybosna’daki halka açık programını iptal ettirmedi.
6. Başlıca Güvenlik Açıkları ve İhmaller
Saraybosna suikastına giden süreç, sadece münferit ihmallerle değil; en üst kademeden en alt birime kadar sirayet eden bir vurdumduymazlık zinciri ve devlet mekanizmasının içine işlemiş derin bir güvenlik körlüğüyle örülmüştü.[41]
6.1 Kanıksanmış Suikast Riski ve Kurumsal Körlük
Habsburg cephesinden bakıldığında tablo oldukça farklıydı: Suikast riski onlar için artık kanıksanmış, neredeyse rutin bir tehdit haline gelmişti.[14] Sırp milliyetçi hafızasındaki derin yankılar ve tarihi/kültürel arka plan büyük ihtimalle yeterince kavranamamıştı. Bu yüzden kimi tarihçiler, suikastın gerçekleşmesini kasıtlı bir gözdağından ziyade kültürel körlük, siyasi duyarsızlık ve köklü kurumsal alışkanlığın doğal sonucu olarak yorumlar.[41]
19. yüzyıldan itibaren yükselen milliyetçi hareketlerle birlikte suikast tehditleri Habsburg yönetimi için “sıradan” bir gerçekliğe dönüşmüştü.[14] Nitekim Franz Ferdinand’ın amcası İmparator Franz Joseph bile, tahta çıkışının henüz beşinci yılında, 18 Şubat 1853’te Viyana’da Macar milliyetçisi terzi çırağı János Libényi’nin (1831–1853) mutfak bıçaklı saldırısından güçlükle kurtulmuştu. Libényi bıçağıyla imparatorun boynuna saldırmaya çalışmış, ancak bıçağın sırtı üniformanın yüksek ve sert yakasına çarpıp kaymıştı. Üniformanın bu sıkı yakası Franz Joseph’in hayatını kurtarmıştı. Ne var ki tarihin tuhaf bir cilvesiyle aynı üniformanın yakası, 61 yıl sonra Franz Ferdinand’ın suikastında yarasına müdahaleyi engelleyerek bu kez aleyhine sonuçlanacaktı.[20][37]
Kişisel doktoru, Arşidük’ün hükümdar tarafından kendisine yüklenen görevi üstlenmeye isteksizlik duyduğunu ve imparatorun bu görevi başkasına vermiş olmasını çok daha tercih edeceğini hatıratında yazmaktadır. Franz Ferdinand da uyarılardan haberdardı.[3] Genelkurmay Başkanı Conrad, Franz Ferdinand’ın Bosna’ya hareketinden bir gün önce imparatora güvenliği konusunda şüphelerini dile getirdiğini ve aşırı yaz sıcağı nedeniyle yolculuğundan vazgeçmenin daha iyi olup olmayacağını sorduğunu Aus meiner Dienstzeit, 1906–1918 (Görev Süremden, 1906–1918) adlı eserinin 3. cildinde aktarır. [46]
6.2 Bürokratik Güven ve Aidiyet Varsayımı
Bürokratik Güven: "Sistemin İçinden Birine Duyulan Kayıtsız Şartsız İtimat
Saraybosna suikastını önleyebilecek belki de en somut istihbarat fırsatı, olaydan haftalar önce bürokrasinin kendi içine duyduğu sarsılmaz güvenin kurbanı oldu. Haziran başlarında, suikast timinin çekirdek kadrosunu oluşturan Gavrilo Princip, Trifko Grabež ve Nedeljko Čabrinović, yanlarındaki silahlarla birlikte Tuzla’dan Saraybosna’ya dönerken, Čabrinović’in babasının yakın arkadaşı olan Saraybosna Polis Dedektifi Ivan Vila ile tamamen tesadüf eseri aynı trene bindiler.[20]
Yolculuk sırasındaki sohbette Čabrinović, Arşidük Franz Ferdinand'ın Bosna'daki askerî manevralara katılacağı ve Saraybosna'yı ziyaret edeceği yönündeki söylentiler hakkında ısrarla bilgi istedi; özellikle ziyaretin hangi tarihte gerçekleşeceğini defalarca sordu. Bu olağandışı merak, dedektif Ivan Vila'nın dikkatini çekti. Vila, baskı karşısında ziyaretin 25 Haziran'da gerçekleşeceğini söyledi; ardından durumu şüpheli bularak üstlerine rapor etti. Ancak bu rapor, emniyet teşkilatının kendi bürokrasisine ve o bürokrasiyi işleten "tanıdık" isimlere duyduğu kurumsal güven duvarına çarparak sonuçsuz kaldı.[20][46]
Aidiyet Varsayımı: "Babası Kimse, Oğlu da Odur Yanılgısı"
Ancak Dr. Edmund Gerde, Dedektif Vila’dan gelen bu hayati uyarıyı derinlemesine soruşturmak yerine, tehlikeli bir önyargıyla dosyayı kapatmayı tercih etti. Gerde’nin bu kararındaki temel dayanak, Nedeljko’nun babası Vaso Čabrinović’in Avusturya-Macaristan emniyet teşkilatı için yıllardır çalışan, sadık ve güvenilir bir muhbir olmasıydı.[46]
Gerde, "Babası teşkilatımıza bu kadar sadık olan birinin oğlu tehlikeli olamaz" şeklindeki hatalı bir "aidiyet varsayımı" ile hareket etti. Princip ve Grabež gibi diğer komplocuların da aynı trende sinsi bir sessizlikle seyahat ettiğini tamamen göz ardı eden bu yaklaşım, istihbarat zincirinde devasa bir kör nokta yarattı. Bir suikastçının, polisle omuz omuza seyahat etmesine ve ziyaret tarihini soracak kadar cüretkar davranarak niyetine dair en açık ipucunu bizzat vermesine rağmen, bu durumun bir tehdit sinyali olarak algılanmaması, güvenlik sistemindeki tam bir akıl tutulmasını simgeler. Devletin "ailevi sadakat" gibi romantik kabullere yaslanarak profesyonel şüpheyi terk etmesi, suikast timine adeta polis koruması altında şehre girme konforunu sağlamıştır. Bu bürokratik ihmal, tarihin seyrini değiştirebilecek son erken uyarı fırsatını da ortadan kaldırmıştır.[46][14]
6.3 Güvenlik Açığı
25 Haziran 1914 Perşembe akşamı Arşidük Franz Ferdinand ve eşi Sophie, Saraybosna'nın yaklaşık 12 kilometre batısındaki kaplıca kenti Ilidža'da konakladıkları Hotel Bosna'dan ayrılarak, süitlerinin dekorasyonuna hayran kaldıkları Saraybosnalı tüccar Elias B. Kabilio'nun mağazasını görmek üzere plansız bir ziyaret gerçekleştirdiler. Önceden duyurulmayan bu gezi sırasında çift, küçük bir maiyet eşliğinde Kabilio'nun mağazasında bir saatten fazla vakit geçirerek çeşitli alışverişler yaptı. Başlangıçta çevrede çok az kişi bulunmasına rağmen, ziyaret haberi kısa sürede yayıldı ve mağazanın önünde bir kalabalık toplandı. Kalabalıktan bazı kişiler "Živio!" ("Yaşasın!") diye bağırınca Franz Ferdinand kısa süreliğine balkona çıkarak kendisini selamlayanlara karşılık verdi. Ancak herhangi bir taşkınlık ya da güvenlik olayı yaşanmadı.[20]
1914 Saraybosna suikastının ardından tutuklanan Genç Bosna üyesi ve edebiyatçı Borivoje Jevtić (1894-1959), Sarajevski atentat (Saraybosna Suikasti, 1924) adlı anı eserinde, tam da o sırada örgüt arkadaşı Gavrilo Princip'in tesadüfen Kabilio Mağazası'nın önünde bulunduğunu ve Arşidük Franz Ferdinand ile eşini yakından görerek hedefini açıkça tanıma fırsatı elde ettiğini yazmıştır. Jevtić'e göre Princip, bu sırada kendisini takip eden bir polisi de fark etmişti.[20]
Bu beklenmedik karşılaşma, Princip ve arkadaşlarına Arşidük'ün güvenlik önlemlerinin ne denli yetersiz olduğunu somut biçimde göstermiş olmalıydı. Suikastın başarı olasılığına dair güvenlerini de pekiştirmiş olabilir. Princip'in o sırada silahsız olduğu düşünülmektedir; çünkü üzerinde silahla yakalanması, tüm örgütü tehlikeye sokabilirdi. Bununla birlikte Princip, sonraki sorgulama ifadelerinde bu olaydan hiç söz etmemiştir.[20]
Sonuçta ortaya çıkan tablo, kasıt ile ihmalin iç içe geçtiği bir durumdu. Ziyaretin Vidovdan'a denk getirilmesi ister bilinçli bir güç gösterisi ister kültürel körlük olsun, etkisi açıktı: yükselen Sırp milliyetçiliği daha da keskinleşti. Polis komiserinin görmezden geldiği ihbarlar, parlamentonun dile getirdiği kaygılar ve Sophie ile kurulan o samimi konuşma — tüm bu uyarılar, birbirini izleyen bir sessizliğe gömüldü. Sanki doğa da bu ironiye ortak olmak istercesine, tatbikatlar boyunca kenti basan kasvetli hava, suikast sabahı yerini güneşli ve berrak bir Saraybosna'ya bıraktı. Şehir, 28 Haziran'ı böyle bir atmosferde karşıladı: Bir yanda farkında olmak istemeyen bir yönetim, öte yanda harekete geçmeye kararlı suikastçılar. İmparatorluğun bu kayıtsız ve gösterişli tutumunun bedelini 1914'te yalnızca iki kişi değil, tüm dünya ödeyecekti.[20][37][41]
7. Suikast Planı ve Yargılama
Suikastın arkasında iki örgütün iş birliği yatıyordu. Sırp ordu subaylarınca kurulan gizli milliyetçi yapılanma Kara El (Ujedinjenje ili smrt — "Birlik ya da Ölüm"), Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan'dan kopararak birleşik bir Güney Slav devleti kurmayı hedefliyordu. Silahları ve eğitimi sağlayan Kara El oldu; sahaya inen suikastçılar ise Genç Bosna hareketinin üyeleriydi.[41][46]
Koordinasyon görevi Danilo Ilić'e (1890–1915) verilmişti. Ilić, Belgrad'da Kara El üyesi olmuş, 1914'te Saraybosna'ya dönerek yerel suikastçıları toplamaya başlamıştı. Güzergah boyunca konumlanan altı kişiden yalnızca üçü — Gavrilo Princip (1894–1918), Nedeljko Čabrinović (1895–1916) ve Trifko Grabež (1895–1916) — Belgrad'da Kara El tarafından bizzat eğitilmişti. Diğer üçünü — Vaso Čubrilović (1897–1990), Cvjetko Popović (1896–1980) ve Muhamed Mehmedbašić (1887–1943) — ise Ilić yerel olarak işe almıştı.[41][46]
Silahlar ve Teçhizat
Her suikastçıya Sırbistan'ın Kragujevac kentindeki devlet cephaneliğinde üretilmiş birer bomba verildi. Dikdörtgen biçimli olan bu bombalar yaklaşık bir sabun kalıbı ya da fener pili büyüklüğündeydi; ağırlıkları 1,1 kilogramı (yaklaşık 2,5 pound) geçmiyor, ceket cebine rahatlıkla sığıyordu. İçleri şarapnel etkisi yaratmak amacıyla çivi ve kurşun parçalarıyla doldurulmuştu.[20][37]
Bombaları etkinleştirmek için darbelere duyarlı kimyasal fünye başlığının elektrik direği ya da taş duvar gibi sert bir yüzeye vurularak kırılması gerekiyordu. Bu işlemin ardından yüksek bir çatlama sesi duyuluyor, sigara dumanına benzer bir duman yükseliyordu; patlamanın gerçekleşmesi için yaklaşık 10–12 saniyelik bir gecikme süresi bulunuyordu.[20][49]
Gruba ayrıca Kara El örgütünün lideri Albay Apis (Dragutin Dimitrijević, 1876–1917) tarafından temin edilmiş dört yarı otomatik tabanca dağıtıldı. Silahlar şu şekilde paylaştırıldı:[41]
Tabanca ve bomba taşıyanlar: Vaso Čubrilović, Gavrilo Princip, Cvjetko Popović ve Trifko Grabež[37], Muhamed Mehmedbašić ise önceki suikast girişiminden kalan bir silaha sahipti.[20]
Yalnızca bomba taşıyanlar: Nedeljko Čabrinović.[37]
Bunların yanı sıra her suikastçıya pamuğa sarılmış küçük şişeler içinde siyanür kapsülü verildi. Talimat netti: yakalanma durumunda önce kendilerini vuracaklar, bu mümkün olmazsa siyanürü içeceklerdi. Amaç, sorgulama sırasında Kara El'in ve Sırp ordusunun suikasttaki rolünün deşifre olmasını engellemekti.[49]
12–23 Ekim 1914 tarihlerinde Saraybosna’da görülen davada, suikastla bağlantılı örgüt üyeleri ve destekçilerden oluşan toplam yirmi beş kişi yargılandı. Sanıkların önemli bir kısmı yaşları nedeniyle idam cezasından kurtuldu. Aralarında sadece Mehmedbašić kaçıp yargılanmaktan kutrulabilmişti.[5][37]
8. Resmi Gezi Programı (28 Haziran 1914)
28 Haziran 1914 Pazar sabahı, Danilo Ilić, altı suikastçıyı Arşidük Franz Ferdinand’ın konvoyunun geçeceği güzergah boyunca stratejik noktalara mevzilendirdi.[20] Buna karşın Dr. Edmund Gerde'nin elindeki yaklaşık 120 kişilik polis gücü, yaklaşık 7 kilometre uzunluğundaki rota boyunca her 50 metrede bir konuşlanacak şekilde iki sıraya dağıtılmak zorunda kalınmıştı.[28][37] Bu zig-zag düzenlemesinde her bir polis, sağında ve solunda 50'şer metre olmak üzere toplam 100 metrelik bir alanı tek başına gözetlemekle yükümlüydü. 120 polis arasında 119 aralık bulunduğundan kapsanan toplam mesafe yalnızca 119 × 50 = 5.950 metre, yani yaklaşık 6 kilometreyle sınırlı kalıyordu. Bu denli seyrek bir yerleşim, kalabalığı kontrol etmek ya da binalardan gelebilecek tehditleri bertaraf etmek için büyük ölçüde yetersizdi; polisler, gerçek bir güvenlik barikatı oluşturmaktan çok sembolik birer gözlemci konumundaydı.
Suikastçılardan Gavrilo Princip ve Nedeljko Čabrinović’in mahkeme ifadelerine göre, Arşidük’ün Haziran ayındaki Bosna ziyaretinden ilk kez Mart 1914’te yayımlanan bir gazete kupürü sayesinde haberdar oldular. Bu kupür, Viyana’da çıkan Reichspost gazetesinden alınmıştı. Belediye memuru ve aynı zamanda Genç Bosna üyesi olan Mihajlo Pušara (1886–1915), kupürü posta yoluyla Belgrad’daki arkadaşı Čabrinović’e gönderdi. Haberde, Arşidük Franz Ferdinand’ın Bosna’ya resmi bir ziyaret gerçekleştireceği duyuruluyor, ancak kesin tarih henüz bilinmediği için haberde yer almıyordu.[17][20][58]
Čabrinović, eline geçen bu bilgiyi hemen yakın arkadaşı Princip ile paylaştı. Böylece söz konusu gazete kupürü, Mlada Bosna (Genç Bosna) örgütü içinde Franz Ferdinand'a suikast fikrinin doğmasına ve eylemin ayrıntılı planlama sürecinin başlamasına neden olan ilk kıvılcım olarak tarihe geçti.[5][46]
Haziran başına gelindiğinde ise gezinin resmi programı artık kamuoyuna açıklanmıştı ve plan şu şekildeydi:[44]
9. Resmi Ziyaretin Başlangıcı
Aynı sabah Franz Ferdinand, eşi Sophie ve maiyetindekiler Hotel Bosna'dan ayrılarak Ilidža Tren İstasyonu'na geçti. Saat 09.25'te hareket etmesi planlanan tren, yaklaşık 17 dakikalık bir gecikmeyle 09.42'de Saraybosna'ya doğru yola çıktı ve saat 10.07'de şehrin batı ucundaki Tütün Fabrikası'na (Tabakfabrik) ulaştı. Tütün Fabrikası'nın hemen karşısında bulunan Filipović Kışlası'nda (Philippoviclager), Bosna-Hersek Valisi Oskar Potiorek, General Appel ve Saraybosna Belediye Başkanı Fehim Efendi Čurčić (1866-1916) tarafından resmi törenle karşılanan Arşidük, Filipović Kışlası'nda kısa bir askeri denetim gerçekleştirdi. Ancak kışlada Arşidük için hazırlanan şeref kıtası dışında neredeyse hiç asker bulunmuyordu; manevraların ardından birliklerin şehir dışında tutulması nedeniyle Saraybosna'da eksik mevcuda sahip birkaç bölükten oluşan yaklaşık 250 asker kalmıştı. Sophie bu zarfında kışlanın dışında dışında Arşidük’ün yaveri Kont Franz von Harrach (1870–1937) ve yerel yetkililerle bekliyordu.[20]
Bu noktada günün organizasyonel açmazları kendini göstermeye başlamıştı. Suikastı sonradan inceleyen araştırmacılar, kaynakların konvoydaki araç sayısı ve yolcuların kimliği gibi son derece temel konularda bile birbiriyle çeliştiğine dikkat çeker. Böylesine basit bir meselede dahi tutarlı bir tablo ortaya konulamaması, güvenlik planlamasının ne kadar gevşek ve dağınık yürütüldüğünü açıkça yansıtmaktadır.[20]
Kısa denetimin ardından Franz Ferdinand kışladan çıktı; çift, Vali Potiorek ve Kont Harrach eşliğinde altı araçlık konvoyun üçüncü otomobiline bindi. Saat yaklaşık 10.17’de yola çıkan konvoy, Miljacka Nehri boyunca uzanan Appel İskelesi güzergahını takip ederek şehir merkezindeki Belediye Binası’na doğru doğru yola çıktı.[20]
Not: Saraybosna Suikastı üzerine çalışan tarihçilerden John Zametica'nın gösterdiği üzere, suikast hakkında uzun yıllardır tekrar edilen bazı anlatılar doğrudan belgelere değil, birbirini kaynak gösteren tarihçilerin aktarımlarına dayanmaktadır. Bir yazarın yaptığı hatalı yorum, eksik okuma veya yeterince kanıtlanmamış bir çıkarım, sonraki eserlerde sorgulanmadan tekrarlandığında zamanla tarihsel gerçekmiş gibi kabul edilebilmektedir. Böyle durumlarda okuyucu, aynı bilginin birçok farklı kitapta yer aldığını görünce bunun bağımsız kaynaklar tarafından doğrulandığını düşünebilir. Oysa yakından incelendiğinde, söz konusu anlatının çoğu zaman tek bir tartışmalı kaynaktan türediği ve yıllar boyunca tekrar edilerek yaygınlaştığı anlaşılmaktadır. Zametica'nın temel uyarısı, tarihçilerin yerleşik hikayeleri tekrarlamak yerine birincil kaynaklara dönerek her iddiayı yeniden sınamaları gerektiğidir.[20]
Zametica'nın özellikle dikkat çektiği tartışmalı anlatılar şunlardır:
Bu örneklerin ortak noktası, birçoğunun yıllar boyunca tekrar edilmesi sayesinde tarihsel gerçek görünümü kazanmış olmasıdır. Zametica'ya göre bir bilginin sıkça tekrarlanması, onun doğru olduğunu göstermez; bazen yalnızca aynı hikayenin farklı eserlerde yeniden üretilmiş olduğunu gösterir. Özetle Zametica, birçok kaynakta aynı bilginin yer almasının onun doğru olduğu anlamına gelmeyeceğini vurgular. Güncel ifadeyle, bunun bir tür “copy‑paste aktarım” ürünü olabileceği unutulmamalıdır.
Konvoy:[20]
1. Araç: Bu araçta, Saraybosna Emineyet Müdürü (Polizeikommandant) Karl Mayerhoffer, Vilayet Güvenlik Bürosu Müdürü (charge of the security bureau of the Provincial Government) Dr. Josef Troyer von Monaldi ve (muhtemelen) yerel bir şoför bulunuyordu. Üstü kapalı tek araç buydu. Konvoydaki tek üstü kapalı otomobil buydu. Konvoyun çok önünde ilerlediği için, yeniden birleşebilmek amacıyla durup geri gelmek zorunda kaldı. Bu nedenle konvoyun bir parçası olduğu çoğu zaman gözden kaçırılan bir araçtır.
2. Araç: Bu araçta Fehim Čurčić, Dr. Edmund Gerde ve yerel bir şoför bulunuyordu. Bosna-Hersek Eyalet Hükümeti'ne ait olan araç, "Landes Auto Nr. 5" (Eyalet Otomobili No. 5) olarak kayıtlıydı ve plakasında yalnızca "5" numarası yer alıyordu.
3. Araç: Arşidük’ün yaveri Kont Franz von Harrach’a ait olan, AIII-118 plakalı, 1910 model üstü açık Gräf & Stift 28/32 PS double phaeton tipi otomobildi. Bu gövde tipi, normal phaeton modeline göre daha uzun olup ekstra orta koltuklara sahipti. Araç sağdan direksiyonluydu; dönemin Saraybosna'sında trafik sol şeritten akıyordu,[17] Otomobili şoför Leopold Lojka (1886–1926) kullanıyordu. Solunda da Arşidük’ün muhafızı Gustav Schneiberg oturuyordu.
Onların arkasındaki katlanır yardımcı koltuklarda solda Vali Potiorek, sağda Harrach oturuyordu. Ana arka koltukta ise solda Franz Ferdinand, sağda eşi Sophie Hohenberg yer alıyordu.
Appel Rıhtımı üzerindeki ilk bombalı saldırının ardından, Belediye Binası'na kadar olan yolculuk sırasında Schneiberg otomobilin yan basamağına çıkarak Arşidük'ü kendi bedeniyle korumaya çalıştı.
Appel Rıhtımı üzerindeki ilk bombalı saldırı girişiminin ardından Harrach, olası yeni bir saldırıya karşı Arşidük'ü korumak amacıyla ön koltuktan inerek aracın sol yan basamağına geçti ve burada ayakta durarak koruma görevi üstlendi.
Otomobilin AIII-118 plakalı olması, zamanla popüler kültürde kalıcı bir yer edinen ilginç bir şehir efsanesinin fitilini ateşleyecekti. Zira bu plaka, biraz zorlama da olsa son derece çarpıcı bir anlam taşımaktadır: Baştaki A harfi ateşkes anlamına gelen Armistice'in kısaltması olarak okunurken, III-118 dizisi ise 1. Dünya Savaşı'nın resmi bitiş tarihi olan 11 Kasım 1918'e (11.11.18) karşılık gelmektedir. Bu çarpıcı örtüşme; suikastı, dolayısıyla savaşın başlangıcını simgeleyen araçla savaşın bitişini simgeleyen tarihin aynı plakada buluşmasıyla, söz konusu tesadüfü neredeyse mistik bir kehanete dönüştürmüştür.[41]
4. Araç: Bu araçta Yedek Kıdemli Teğmen Alexander Boos-Waldec'e aitti. Mercedes Knight modeliydi. Boos-Waldeck de tıpku Harrach gibi Avusturya Gönüllü Otomobil Birliği üyesiydi. Araçta Arşidük'ün mabeyincisi (özel kalem müdürü) Baron Karl Rumerskirch (1867–1947), Sophie’nin nedimesi Kontes Vilma Lanjus von Wellenburg (1887-1960), Potiorek'in baş yaveri Yarbay Erik von Merizzi (1873-1917), Kont Alexander Boos-Waldeck ve şoför Karl Divjak bulunuyordu.
5. Araç: Araç, Viyana'daki Fiat fabrikasının müdürü Kıdemli Teğmen Adolf Egger'e aitti ve doğal olarak bir Fiat'tı. Egger, tıpkı Harrach ve Boos-Waldeck gibi Avusturya Gönüllü Otomobil Birliği üyesiydi; ön koltukta şoför Max Thiel'in yanında oturuyordu. Arka koltukta Arşidük'ün Askeri Özel Daire Başkanı Albay Carl von Bardolff (1865–1953) yer alıyordu; solunda Binbaşı Paul Höger, Höger'in önündeki yardımcı koltukta ise Viyana Sarayı hekimlerinden Dr. Ferdinand Fischer oturuyordu. Sabah ilerledikçe Fischer'ın tıbbi hizmetlerine ihtiyaç duyulacaktı.
Ne var ki Fischer, bu yolculuk için düşünülen ilk hekim değildi. Franz Ferdinand'ın uzun yıllardır güvendiği sıra dışı doktoru, seyahatten kısa süre önce ağır bir hastalığa yakalanmıştı. Yüksek ateş ve sayıklama nöbetleri geçiren hekimin durumu öylesine ciddiydi ki seyahate katılması imkansız görünüyordu. Buna rağmen Düşes Sophie büyük bir endişe içindeydi. Bu ziyaretin eşi açısından riskli olabileceğini düşünüyor, hekimin konvoyda bulunmasının kendilerine güven vereceğine inanıyordu. Doktorun eşiyle yaptığı uzun telefon görüşmelerinde 1 bu isteğini defalarca dile getirmiş, hatta hekimin yorulmaması için tren ve gemi yolculukları boyunca yataktan çıkmadan seyahat edebileceği özel düzenlemeler yapılmasını bile önermişti. Ancak tüm çabalara rağmen sıra dışoı hekimin sağlık durumu buna izin vermedi. Sonunda onun yerine vekaleten Dr. Ferdinand Fischer görevlendirildi.[3]
6. Araç: Otomobilin sahibi, yedek teğmen ve Grazlı sanayici Robert Grein idi. Gönüllü Otomobil Birliği'nin bir üyesi olan Grein, Saraybosna ziyareti sırasında kendi otomobilini hizmete sunmuştu. Kardeşi Eduard Grein ise aracın şoförlüğünü yapıyordu. İki kardeş ve otomobilleri, 26 ve 27 Haziran'da Düşes Sophie'nin Saraybosna çevresindeki gezilerinde de görev almıştı. Araçta ayrıca Franz Ferdinand'ın askeri maiyetinden Binbaşı Erich von Hüttenbrenner, Viyanalı aristokrat ve İmparatorluk Süvari Muhafızları subayı Kont Josef Erbach-Fürstenau ile Bosna-Hersek Valisi Oskar Potiorek'in kişisel yaveri Baron Moritz von Ditfurth bulunuyordu.
7. Araç: Baron Andreas Morsey, Franz Ferdinand'ın ziyareti süresince emir subayı Yüzbaşı Gustav Pilz, son iki gün boyunca Düşes'e Saraybosna'da eşlik etmiş olan yerel üst düzey yetkili Dr. Heinrich Starch ve muhtemelen yerel bir şoför.
8. Araç: Yedek otomobil
Ziyaret
Kendilerini bekleyenin yalnızca coşkulu bir kalabalık olmadığından habersiz çift, saat 10:10 civarında konvoyla şehre girerken güzergah üzerindeki ev ve binaların kendi şereflerine süslendiğini görebiliyordu. Ardından konvoy, Miljacka Nehri boyunca uzanan ve günümüzde Obala Kulina bana adıyla bilinen Appel Rıhtımı’nda (Appel Quay/Appelkai), yolu dolduran tezahürat yapan kalabalıkların arasından ilerledi. Potiorek adeta bir turist rehberi gibi şehri tanıtma görevini üstlenmişti. Bir yerlerde top atışları yapılıyor, bandolar çalıyordu. Saraybosna'nın bütün sakinleri, sanki bir bayram kutlar gibi Arşidük için şık giyinmiş; Haziran güneşinin parlak ışıkları altında coşkulu kalabalıklar, kraliyet çiftine sıcak bir karşılama sunmak için sokaklara dökülmüştü. Yol kenarlarında sıralanan halk tezahüratlar yapıyor, sevinç içinde Hırvatça ‘Živio!’ (Çok yaşa!) ve Almanca ‘Hoch!’ (Yaşa!) nidalarıyla konvoyu selamlıyordu.[20] Her şey o kadar kusursuz görünüyordu ki, çiftin yol boyunca kendilerini kalabalıktan ayıracak neredeyse tek bir polis kordonunun bile bulunmadığı gerçeği, tüm o coşku ve gürültünün içinde kolayca gözden kaçabiliyordu.[46] Potiorek bütün bu olup bitenden büyük bir memnuniyet duymuş, Genelkurmay Başkanlığına bir adım daha yaklaştığını düşünmüş olmalıydı.[12]
Ancak bu coşkulu kalabalığın arasında, Arşidük için hazırlanmış ikinci bir karşılama daha vardıve sakinler ise çok gergindi.
Konvoyun geçtiği ilk suikast noktasında, 27 yaşındaki Muhamed Mehmedbašić'in bulunması gerekiyordu. Ancak Mehmedbašić, bölgede beklediği kadar kalabalık oluşmaması nedeniyle dikkat çekmemek için yer değiştirdi ve Nedeljko Čabrinović'in yaklaşık otuz adım ilerisinde yeni bir pozisyon aldı. Konvoy daha sonra 17 yaşındaki Vaso Čubrilović'in önünden geçti. Silah kullanımı konusunda neredeyse hiçbir deneyimi olmayan genç suikastçı, beklediği an geldiğinde harekete geçemedi.[46][20]
Ama 19 yaşındaki Nedeljko Čabrinović hiç duraksamadı. Sağ eli cebinde bekleyen Çabrinović, konvoy bulunduğu noktaya yaklaştığında cebindeki el bombasını çıkardı. Bu, modern el bombalarında olduğu gibi pim ve manivela sistemine sahip değildi. Patlaması için kapsülünün sert bir yüzeye vurularak ezilmesi gerekiyordu. Çarpma sonucunda oluşan kimyasal reaksiyon, gecikmeli fitili ateşliyor ve yaklaşık 10-12 saniye sonra patlamayı sağlıyordu. Čabrinović heyecan ve aceleyle bombanın kapsülünü etkinleştirmek için rıhtım duvarına vurdu.[20]
Kapsül ezilirken çıkan keskin ses, çevredeki bazı kişiler tarafından lastik patlaması ya da silah sesi sanıldı. Fitil yanmaya başladığında bombadan yüksek bir tıslama sesi yükseldi ve sigara dumanını andıran ince bir duman çıkmaya başladı. Čabrinović bombayı aktif hale getirir getirmez Arşidük’ün aracına doğru fırlattı.[20]
O sırada Arşidük’ün aracında Harrach, duyduğu sesi ilk anda lastiğin patlaması sandı ve şoför Lojka’ya "Bravo, şimdi durmak zorundayız” diye seslendi. Lojka bunun üzerine frene basarak aracı kısa bir süreliğine durdurdu.[20]
Ancak bomba, üstü açık otomobilin katlanmış tavanına çarparak sekti ve aracın üzerinden arkadaki dördüncü araca doğru savruldu. O sırada Sophie refleksle ayağa kalkıp eşine siper oldu. Franz Ferdinand ise geriye dönerek kendilerine doğru gelen dörtgen cismi anlamaya çalıştı. Birkaç saniye sonra bomba, arkadan gelen dördüncü aracın yanında büyük bir gürültüyle patladı.[20]
Patlama büyük bir kargaşaya yol açtı. Şarapnel parçaları etrafa saçılarak çevredeki birçok kişiyi yaraladı; Sophie de bunlardan biriydi ve yanağından hafif şekilde yaralandı. Franz Ferdinand, kendi güvenliğini bir kenara bırakarak yaralılara odaklandı. Ardından yaveri Harrach’a, ciddi hasar alan 4 numaralı aracın yolcularını kontrol etmesini emretti. Harrach inip durumu inceleyerek rapor verdi.[20][46][49]
Beşinci araçta bulunan saray hekimi Dr. Fischer hemen yaralılarla ilgilenmeye başladı. Boos-Waldeck'in sol omzuna şarapnel isabet etmişti; yarası hafifti ve sarılarak kontrol altına alınabilirdi. Potiorek'in yaveri Merizzi'nin durumu ise çok daha ciddiydi. Oysa daha bir gece önce Ilidža’da, güvenlik kaygılarının artması üzerine Arşidük, Saraybosna ziyaretini iptal etme kararı almıştı. Ancak Merizzi onu bu kararından caydırmış, belki de hayatını kurtaracak o geri adımı atmasını engellemişti. Şimdi ise aynı Merizzi, başının arkasındaki yaradan durmaksızın kan kaybediyordu. Kontes Vilma Lanjus ise ilk müdahaleyi yaparak kanamayı durdurmaya çalışıyordu. Merizzi önce yakındaki Dr. Löffler’in evine götürülecek, ardından da Dr. Fischer’in refakatinde ambulansla garnizon hastanesine sevk edilecekti. Ancak muhtemelen Merizzi hastaneye ulaşamadan, Arşidük’ün korktuğu başına gelecekti. Durumu hafif olanlar ise yedek araç olan 8. araca alındı.[20]
Bu sırada güzergah boyunca pusuya yatmış diğer komplocular, Franz Ferdinand’ın saldıridan yara almadan kurtulduğunu açıkça görebiliyorlardı. Planın ikinci aşamasını devreye sokan Çabrinović, yakalanmamak ve örgütün sırlarını korumak amacıyla yanında taşıdığı siyanürü içtikten sonra kendini Miljacka Nehri'ne attı.[20]
Ancak genç suikastçının hesaba katmadığı iki önemli ayrıntı vardı: Örgütün sağladığı siyanür öldürücü olamayacak kadar eskiydi ve sıcak haziran ayı nedeniyle nehir neredeyse kurumuş, su seviyesi yalnızca birkaç on santimetreye kadar düşmüştü. Bu nedenle zehir yalnızca şiddetli kusmaya yol açtı. Sığ nehir yatağına düşerek yaralanan Čabrinović, çevredeki kalabalık tarafından yakalandı; polisler onu kalabalığın elinden alarak linç edilmekten kurtardı.[46]
Princip, daha sonra verdiği ifadede patlama sesini duyunca kalabalıkla birlikte olay yerine yöneldiğini anlattı. İlk anda suikastın başarılı olduğunu düşündü; ancak kısa süre sonra Čabrinović'in yakalandığını ve konvoyun yeniden hareket ettiğini görünce saldırının başarısız olduğunu anladı. Bir an Čabrinović'i ardından da kendisini vurmayı düşündü. Ancak saldırıyı tamamlamaya karar verince bu düşünceden vazgeçti ve Arşidük'ün dönüş güzergahı üzerinde yeni bir mevzi aramaya karar verdi.[49]
Franz Ferdinand'ın korumalarından Gustav Schneiberg hemen aracın dışındaki basamaklara geçerek kendisini Arşidük'e siper etti. Konvoyun kısa süreli duraksaması, güzergah boyunca konuşlanmış diğer suikastçılar için yeni bir fırsat yaratmıştı ancak hiçbiri harekete geçemedi. Bunlardan biri olan Muhamed Mehmedbašić, birkaç adım öteden olup biteni izliyordu.[20]
Diğer Suikastçılar Eyleme Geçemedi
Danilo Ilić 23 yaşındaydı. Gavrilo Princip'in talebi üzerine Saraybosna'da ikinci bir suikast hücresi oluşturmuştu. Bu hücrede yer alan Vaso Čubrilović ve Cvjetko Popović, silah eğitimi son derece sınırlı, deneyimsiz lise öğrencileriydi. Hersekli Müslüman bir marangoz olan Muhamed Mehmedbašić, grubun en deneyimli ve örgüt çevrelerinde tanınan bir militandı. bu hücrenin amacı yalnızca saldırı kapasitesini artırmak değildi. Asıl hedef, komplonun izlerini örtmek ve soruşturmanın Belgrad'daki Kara El bağlantılarına ulaşmasını zorlaştırmaktı. Bu nedenle Mehmedbašić özellikle uygun bir seçimdi; çünkü istekli bir suikastçı olmasının yanı sıra Sırp değildi. Böylece suikastın yalnızca Belgrad merkezli bir Sırp milliyetçi operasyonu olarak görünmesi de engellenmiş oluyordu.[49]
Ilić, suikast hazırlıklarının son aşamalarında girişimin Güney Slavlara yarardan çok zarar vereceğine inanmaya başlamıştı. Trifko Grabež'i etkileyerek onu da tereddüde düşürdü ve son günlerde Princip'i suikasttan vazgeçirmeye çalıştı. Saldırı günü silahsız olarak suikastçılar arasında gidip gelip koordinasyonu sağladığı halde planı terk etmedi.[20] Plana gönülsüz biçimde bağlı kalmasında Kara El’in otoritesini karşısına almak istememesiydi.
Muhamed Mehmedbašić, grubun en yaşlı, en tecrübeli ve tek Müslüman üyesiydi. Daha önce 1914 başlarında Vali Potiorek’e yönelik planlanan ancak gerçekleştirilemeyen suikast girişiminde de yer almıştı. O olayda yanında taşıdığı zehirli hançeri, tren yolculuğu sırasında jandarmaları görünce pencereden atmış ve son anda eyleme geçememişti. Bu gün de benzer bir durum yaşanıyordu. Franz Ferdinand’ın otomobili önünden geçerken saldırmak için fırsat bulmasına rağmen harekete geçmedi. Yıllar sonra verdiği ifadede, o sırada arkasında bir jandarmanın durduğunu hissettiğini ve yakalanması halinde diğer komplocuların planının tehlikeye gireceğinden korktuğunu belirterek neden saldırmadığını açıklamışt.[49]
Cvjetko Popović, akademik olarak parlak bir lise öğrencisiydi. Gözlerindeki ciddi miyopluk nedeniyle bir suikastçı profiline pek uymuyordu. Silah eğitimi neredeyse yoktu ve olaydan önce bir tabancanın nasıl doldurulup boşaltılacağını bile tam olarak bilmiyordu. Daha çok büyük bir tarihi olayın parçası olma ve kahramanlık arzusu onu bu çevreye çekmiş gibidir.[49][20]
Vaso Čubrilović ise henüz on yedi yaşında bir öğrenciydi. Tecrübesizdi ve saldırı anında cesaretini toplayamadı. Ilić'in Saraybosna hücresindeki genç üyeler ise yedek unsur olarak seçilmişti.[46][20]
Trifko Grabež, Princip'in yakın çevresinden geliyordu; ancak Ilić'in tereddütlerinden etkilenen isimlerden biri olmuştu.[46][20]
Gavrilo Princip ise grubun en kararlı üyesiydi. Yoksulluk, sürgün hayatı, milliyetçi idealler ve giderek bozulan sağlığı onun üzerinde derin bir etki bırakmıştı. Tüberkülozla mücadele ediyor olması, geleceğe dair beklentilerini zaten sınırlamıştı. Diğerleri tereddüt ederken ya da fırsatları kaçırırken, Princip soyadı gibi prensipli, ilkeli ve kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adam olarak hedefinden vazgeçmedi. Israrı, suikastın gerçekleşmesiyle sonuçlandı. [46][20]
Belediye Binasına Varış
Yaralıların durumu ve konvoyun geri kalanı hakkında bilgilendirilen Franz Ferdinand, Čabrinović'in yakalanmasının ardından ilerlemeye karar verdi. Oskar Potiorek, güzergah üzerinde başka suikastçıların bulunabileceği ihtimalini ciddi bir biçimde değerlendirmedi ve aşırı güvenli tavrıyla konvoyun ilerlemesini teklif etti. Franz Ferdinand’ın da hareket emrini vermesiyle yeniden yola koyulan konvoy, kısa bir süre sonra Belediye Binası'na vardı.[49][20]
Tüm hazırlıklar, Arşidükün titiz kişiliği hesaplanarak en ince ayrıntısına kadar, veliahtın diplomatik ziyareti için çok önceden tamamlanmıştı. Sabah saatlerinden itibaren Belediye Sarayının önündeki geniş meydanda resmi bir karşılama düzeni kurulmuştu. Giriş merdivenlerine kırmızı halı serilmiş, merdivenlerin her iki yanına belediye yetkilileri ve ileri gelenler iki sıra halinde dizilerek bir "insan tüneli" oluşturmuştu. Bu resmi protokolün bir tarafında fesli Müslümanlar, diğer tarafında ise silindir şapkalı ve fraklı memurlar ile üniformalı görevliler, vilayet memurları ve davetliler sıralanmıştı.[49][20]
Belediye Başkanı Fehim Curcic ve diğer üst düzey yetkililer, Arşidük Ferdinand’ın konvoyunda yer aldıkları için protokoldeki yerlerini almak üzere belediye binasına ulaşmaları bekleniyordu. Az önce yaşanan bombalı saldırının şokuna rağmen meydandaki bu resmi karşılama düzeni hiç bozulmamıştı. Ancak perde arkasında tam bir kaos hakimdi; herkes büyük bir şaşkınlık içindeydi ve kimse bir sonraki adımda ne yapacağını bilemez durumdaydı.[49][20]
Saatler 10:30’u gösterdiğinde, konvoyun ilk araçları belediye binasının önüne ulaşmaya başlamıştı. Konvoyun ikinci aracından inerek hızla protokoldeki yerini alan Ćurčić, adeta bir ceset kadar solgun görünüyordu. Elinde ise çok önceden her bir kelimesi özenle seçilmiş, fakat az önceki bombalı saldırıdan tamamen habersizce hazırlanmış olan karşılama konuşmasını titreyen elleriyle tutuyordu.[49][20]
Arşidükün aracı belediye binasının önünde durur durmaz, yol boyunca kendisini Franz Ferdinand'a siper eden Schneiberg çevik bir hareketle sol basamaktan atlayarak kapıyı açtı. Meydandaki kalabalık coşkuyla "Yaşasın!" (Zivio) diye bağırırken, Franz Ferdinand bariz bir şekilde sarsılmıştı; yaşadığı öfke ve stresten beti benzi atmıştı. Tören başladığında yaşananlar ise trajikomik bir tiyatro sahnesini andırıyordu: Arşidük merdivenleri çıkarken küçük bir müslüman kız çocuğu Razija, Sophie'ye bir buket gül sundu. Ancak bu diplomatik nezaket, arka planda dalga dalga yayılan suikast şokunu ve yükselen öfkeyi gizlemeye yetmiyordu.[20]
Herkes gibi Belediye Başkanı Curcic de aşırı gergindi. Elindeki hazır metni o an değiştirecek durumda olmadığı gibi, bu barut fıçısını andıran gergin atmosferde metnin dışına çıkıp doğaçlama yapmaya da cesaret edemiyordu; çünkü en ufak yanlış bir adımın ortalığı tamamen alevlendirmesinden korkuyordu. Çaresizce önceden hazırlanmış hoş geldin onuşmasını okumaya başladı.[46][49]
"Ekselansları Veliaht Arşidük Hazretleri! Ekselansları Düşes Hazretleri! Ekselanslarının başkentimiz Saraybosna'yı onurlandırdığı bu en lütufkar ziyaretten dolayı kalplerimiz mutlulukla dolu..."[46][49]
Daha yeni ölümden dönmüş olan Franz Ferdinand, "mutlulukla dolu" sözcüklerini duyunca içinde biriken her şey birden patladı. Suikast girişiminin yarattığı şok ve öfke, bu sahte nezaket cümlesiyle dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı. Belediye başkanının sözünü sertçe kesti:[46][49]
"Sayın Belediye Başkanı, insan buraya ziyarete geliyor ve bombalarla karşılanıyor! Bu gerçekten rezalet!"[46][49]
Arşidük'ün öfkeli çıkışıyla salona buz gibi bir sessizlik çöktü. Yaşanan kriz anında Düşes Sophie, eşinin koluna hafifçe dokunup kulağına fısıldadı: "Franzl! Franzl! Lütfen, Franzl!" Eşinin bu yumuşak uyarısıyla öfkesini dizginleyen ve yeniden kontrolü ele alan Franz Ferdinand, Belediye Başkanı Curcic’e dönerek bizzat izin verdi: "Pekala, şimdi konuşmanı yapabilirsin."[46][49]
Curcic, "ve Ekselanslarının, yüzlerimizde sevgimizin, bağlılığımızın, sarsılmaz sadakatimizin ve Majesteleri İmparator ve Kralımız ile en yüce Habsburg-Lorraine Hanedanına olan itaatimizin duygularını okuyabildiğini görmekten dolayı kendimi mutlu addediyorum.[37][41]
Başkent Saraybosna'nın tüm vatandaşları ruhlarının mutlulukla dolup taştığını hissediyor ve Ekselanslarının bu en yüce ziyaretini en içten hoş geldiniz dilekleriyle selamlıyorlar. Şehrimiz Saraybosna'da kalacağınız bu sürenin, Ekselanslarının ilerlememize ve refahımıza olan lütufkar ilgisini her geçen gün artıracağından ve kalplerimizde ebediyen yaşayacak ve büyüyecek olan derin minnet ve sadakat duygularımızı pekiştireceğinden eminiz."[37][41]
Ferdinand'ın bu öfkeli sitemi ilk bakışta Belediye Başkanı Curcic’e yönelik gibi görünse de lafın ucu doğrudan salonda bulunan Vali Potiorek’e gidiyordu. Curcic resmiyetten sorumlu bir bürokrattı, asıl güvenlik önlemlerini alması gereken kişi ise Vali Potiorek'ti; dolayısıyla Arşidük, belediye başkanını azarlarken aslında valiyle hesaplaşıyordu.[49][20]
İşin tuhafı, salondaki devlet ricali az önce kapının önünde ölümcül bir suikast girişimi yaşanmamış gibi davranıyor, sırf protokol bozulmasın diye hiçbir şey olmamış gibi resmi töreni inatla sürdürmeye çalışıyordu.[49][20]
Curcic konuşmasını bitirdikten sonra sıra nihayet Arşidük’e geldi. Ferdinand’a kendi yapacağı teşekkür konuşmasının metni takdim edildiğinde salondakiler ürpertici bir detayla karşılaştı: Kağıtlar, az önceki patlamada yaralanan Potiorek'in yaveri Merizzi’nin kanıyla ıslanmıştı.[49][20]
Franz Ferdinand, elindeki bu kan lekeli kağıtlara bakarak konuşmasına başladı:
"Bay Belediye Başkanı, Majesteleri en lütufkar İmparator ve Kralımıza karşı sarsılmaz sadakat ve bağlılığınıza dair güvencelerinizi büyük bir memnuniyetle kabul ediyorum. Halkın bana ve eşime gösterdiği coşkulu tezahüratlar için size içten teşekkür ederim; özellikle de bunları, başarısız kalan suikast girişimi karşısındaki sevinçlerinin bir ifadesi olarak gördüğüm için. Bu vilayetlerin gelişiminde kaydedilen memnuniyet verici ilerlemeyi görmekten de içten bir mutluluk duydum."[49][20]
Arşidük, konuşmasının sonuna geldiğinde Saraybosna halkının gönlünü almak istercesine yerel dilde, Sırpça-Hırvatça birkaç kelimeyle kapanış yaptı. Aslında yabancı dillerin hiçbir zaman onun güçlü yanı olmadığını, dönemin samimi bir tanığı olan saray hekiminin güncesinden öğreniyoruz. Buna karşın Franz Ferdinand o kelimeleri kağıttan da olsa özenle telaffuz etti:[49][20][3]
"Molim Vas da prenesete moje srdačne pozdrave stanovnicima lijepog velikog šeher Sarajeva, i uvjeravam Vas o mojoj trajnoj milosti i dobroj volji."
(Güzel ve büyük Şeher Saraybosna sakinlerine içten selamlarımı iletmenizi rica ederim; kendilerine karşı daimî lütuf ve iyi niyetimi temin ederim.)[49][20]
Karşılama töreninin ardından heyet belediye binasının içine geçti. Resmi program gereği Franz Ferdinand ve eşi Sophie, kısa süreliğine birbirinden ayrıldı. Düşes Sophie, binanın birinci katında kendisini bekleyen ve Müslüman ileri gelenlerin eşlerinden oluşan kadınlar heyetiyle görüşmek üzere üst kata çıktı. Erkeklerin bu odaya girmesi kesinlikle yasaktı; böylece Müslüman kadınlar peçelerini açarak Düşes ile daha rahat ve özel bir görüşme gerçekleştirebildiler.[49][20]
Arşidük’ün ilk işi, amcası İmparator Franz Joseph’e bir telgraf göndererek suikast girişiminden sağ kurtulduğunu bildirmek oldu. Ardından hemen yakın maiyetinin yanına geçti. Belediye Başkan Yardımcısı Josip Vancaš’ın (1859–1932) sonradan aktardığına göre, Franz Ferdinand artık sivillerle ilgilenmiyor; son derece sakin ve panikten uzak bir tavırla suikast girişimini yalnızca kendi heyetiyle değerlendiriyordu. Aynı zamanda davranışlarıyla saldırının kendisini korkutmadığını çevresine göstermek istiyordu. Bu nedenle, adeta bir askeri geçit törenindeymiş gibi abartılı ve sert adımlarla yürümeye başladı. Ancak bu gösterişli tavır, tizleşen sesini ve kağıt gibi beyazlaşan yüzünü gizlemeye yetmiyor; içindeki derin şoku ve bastırmaya çalıştığı korkuyu açıkça ele veriyordu.[49][20]
Franz Ferdinand önce Kont Harrach'a dönerek, "Bugün bizim için birkaç kurşun daha hazırlanmış olabilir," sözleriyle tehlikenin henüz geçmediğini dile getirdi. Ardından Vali Potiorek’e yönelip, "Ben zaten böyle bir şeyi bekliyordum," diye ekledi.[49][20] Bu sözler, Arşidük’ün Saraybosna ziyaretine başından beri neden bu kadar isteksiz ve şüpheci yaklaştığının en açık kanıtıydı. Aylar boyunca yapılan uyarılar, kentteki gergin atmosfer ve güvenlik zafiyetleri düşünüldüğünde, Arşidük adeta kendi trajik sonunu hissetmişti.
Bunun üzerine programın devam edip etmeyeceği tartışılmaya başlandı. Gerde gibi yerel yetkililer, durumun son derece tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. Onlara göre en doğru çözüm; programı iptal ederek heyeti belediye binasında bekletmek, polis ve askerlerin güzergahı temizlemesinden sonra da konak ya da istasyona güvenli geçişi sağlamaktı.[20] Nitekim Arşidük'ün askeri özel kalemi Rumerskirch de çiftin, sokaklar askeri birlikler tarafından güvence altına alınıncaya kadar binada kalmasını önerdi.[41]
Potiorek için sokakları askerlerle doldurmak, bölgedeki güvenliğin kendi yönetimi altında sağlanamadığını kabul etmek anlamına geliyordu. Böyle bir adım, sivil otoritenin yetersiz kaldığını ve düzeni koruma sorumluluğunun fiilen orduya bırakıldığını gösterecekti.[15] Bu nedenle ziyaretin yoğun güvenlik önlemleri altında gerçekleşen bir askeri operasyon gibi değil, halkın sevgi ve sadakatiyle karşılanan huzurlu bir tören olarak görünmesini istiyordu. Bu düşünceyle ek güvenlik taleplerine karşı çıktı ve itirazları şu sözlerle geri çevirdi:[34]
"Saraybosna'yı suikastçılarla mı dolu sanıyorsunuz?"[34]
Potiorek daha sonra verdiği ifadede, hastaneden yaveri Eric von Merizzi'nin durumunun iyi olduğuna dair bir telefon aldığını ileri sürmüştür. Ancak bu sırada ne Dr. Ferdinand Fischer ne de yaralı Merizzi henüz hastaneye ulaşmamıştı. Bu nedenle Potiorek'in ya salondakilere gerçeğe aykırı bilgi verdiği ya da sonradan kendisini savunmak amacıyla böyle bir hatıra kurguladığı düşünülebilir. Potiorek’in Erik von Merizzi ile olan yakın ve özel dostluğu gizli bir sır değildi. Hemen hemen bütün kaynaklarda Franz Ferdinand’ın yardımcısı Merizzi’yi görmek istediği aktarılır; ancak Merizzi aslında Potiorek’in yardımcısıydı. Dolayısıyla görmek isteyen kişi kuvvetle Potiorek’in kendisiydi.
Belki
Franz Ferdinand'ın ilk düşüncesi ise eşi Sophie'nin güvenliği oldu. hazinedarı ( Dienstkämmerer) Morsey'den
Sophie'yi "silahlı bir eskort" (armed escort) eşliğinde ya Valilik Konağı'na (Konak) ya da otellerine geri götürmesini ve ek güvenlik için yanına bir muhafız askeri almasını istedi. Morsey üst kata çıktı, ancak Müslüman hanımlarla yapılan kabul hala sürüyordu. Hanımlar Düşes'in yanında yüzlerini açtıkları için içeri hiçbir erkeğin girmesine izin verilmiyordu; bu yüzden Morsey kapının dışında beklemek zorunda kaldı.
...
Kabul töreni sona erip Sophie odadan çıktığında Morsey ona paltosunu giydirmeye yardım etti ve Arşidük'ün isteğini iletti. Düşes, hem nazik hem de kararlı bir tavırla bunu reddetti. Şöyle dedi:
'Arşidük bugün halkın önüne çıkmaya devam ettiği sürece onu terk etmeyeceğim.'
Bunun üzerine Baron Morsey sadece eğilerek selam verdi.
Aşağı katta Franz Ferdinand da eşini fikrini değiştirmeye ikna etmeye çalıştı. Ancak Sophie kararlılığını korudu ve bir rivayete göre şöyle dedi:
'Hayır Franz, seninle geleceğim.'
Ancak Potiorek, bu öneriyi de 'yerel garnizonun tören üniforması olmadığı' gerekçesiyle reddederek, konvoyun hareketine onay verdi.
Sonra Potiorek ifadesinde, hastaneden yaveri Merizzi'nin durumunun iyi olduğuna dair bir telefon geldiğini bildirir, ancak aslında daha dr. Fisher ve hastası hastaneye henüz ulaşmamıştır. Muhtemelen Potiorek, sonradan kendisini aklamak için oluşturduğu bir anıydı. Ve hastane ziyareti konusunu açtı. Potiorek'in Merzi ile olan çok yakın ve özel dostluğu çok ta sır değildi. Hemen hemen bütün kaynaklarda Ferdinandın yardımcısı Merziyi görmek istediği yazılır ancak Merzi Potiorek'in yardımcısıdır. Görmek isteyen aslında Potierek'İn kendisidir.
Potiorek daha sonra verdiği ifadede, hastaneden yaveri Eric von Merizzi'nin durumunun iyi olduğuna dair bir telefon aldığını ileri sürmüştür. Ancak bu sırada ne Dr. Ferdinand Fischer ne de yaralı Merizzi henüz hastaneye ulaşmamıştı. Bu nedenle Potiorek'in ya salondakilere gerçeğe aykırı bilgi verdiği ya da sonradan kendisini savunmak amacıyla böyle bir hatıra kurguladığı düşünülebilir.
Tam bu sırada hastane ziyareti konusu gündeme geldi. Potiorek'in yaralanan yaveri Eric von Merizzi ile yakın ve özel dostluğu çevresindekiler tarafından da biliniyordu. Kaynakların büyük çoğunluğu, Franz Ferdinand'ın yaralı yardımcısını görmek istediğini yazar. Ancak Merizzi, Arşidük'ün değil, Potiorek'in yaveriydi.
Franz Ferdinand Şehirde ilerlemeye devam ne kadar güvenli olup olmadığını sorgulamaya başladı. İlk başlarda o kadar endişeliydi ki Hatta bir aşamada Sophie'nin ayrı gitmesini bile düşündü. Eşinin ya valilik konağına ya da otele silahlı eskortla gönderilmesini önerdi. Onu olası ikinci bir saldırıya maruz bırakmak istemiyordu. Yeni plan kendisine anlatıldığında Sophie kesin biçimde karşı çıktı. Kocasıyla birlikte yeniden halkın karşısına çıkmakta ısrar etti. Sonrasında Potiorek, Sorumluluğu aldığını, Bosnanın medeni bir ülke, bu tek kişinin işidir Belediye binasının giriş holünde yapılan görüşmeler sırasında Franz Ferdinand, bombalı saldırıdan sonra Saraybosna sokaklarında ilerlemeye devam etmenin güvenli olup olmadığını sordu. Oskar Potiorek ise Arşidükü sakinleştirmeye çalışarak sorumluluğu şahsen üstlendiğini, Saraybosna'nın medeni bir ülkenin şehri olduğunu, yaşananların yalnızca tek bir kişinin işi sayılması gerektiğini ve başka bir saldırı beklemediğini söyledi. Hatta bazı tanıklıklara göre kendinden emin bir şekilde, "Saraybosna'da ikinci bir katil yok," diyerek Franz Ferdinand'a güvence verdi. ve tarihe geçen meşhur şu sözü söyledi Saraybosna'nın suikastçılarla dolu olduğunu mu sanıyorsunuz? Bu güvenceler, hastaneye gitme ve ardından resmi programa devam etme kararının alınmasında etkili oldu.
Ben de böyle bir şey olmasını bekliyordum
Pozdravte mi moju milu Sarajevo!" (Sevgili Saraybosna'mı benim için selamlayın!)
gerekçesi son derece çarpıcıydı: "Yerel garnizonun tören üniforması yoktu." Ek polis getirmek ise bütçe aşımı gerekçesiyle reddedildi; Ziyaret öncesinde defalarca uyardı
Geçici bir rahatsızlıkta doktor ve hasta arasındaki bağ, genellikle tedavi biter bitmez sona erer. Ancak kronik (süreğen) hastalıklarla yaşayanlar için durum çok farklıdır. Bu kişiler için yıllar süren mücadele, paylaşılan kaygılar ve biriken ortak anılar, doktor-hasta ilişkisini derin bir ortaklığa dönüştürür. Hekim, zamanla sadece tedavi eden kişi olmaktan çıkar; ailenin bir parçası, güvenilir bir sırdaş ve yol gösteren bir akıl hocası haline gelir.
Franz Ferdinand’ın kaygılanmak için fazlasıyla nedeni vardı. Kendi şahsi askeri şansölyesine sahip olan ve Ordu Başmüfettişliği ile görevlendirilen Franz Ferdinand, Bosna seyahatinin barındırdığı tehlikelerin son derece farkındaydı. Bu kaygıları derinleştiren başlıca unsur ise Bosna Valisi Potiorek'in tutumuydu. Genelkurmay Başkanlığı sırası gelmişken Franz Ferdinand'ın bu görev için Conrad von Hötzendorf’u tercih etmesiyle kendisini Bosna valiliğinde bumuştu. Belki de her türlü önlemi aldığını düşünen Potiorek, hanedan üyelerinin resmi seyahatlerinde alışılmış olan İmparatorluk koruma birliklerinin Franz Ferdinand’a eşlik etmesine gerek duymamış, böylece zaten riskli olan Saraybosna ziyaretini çok daha savunmasız hale getirmişti.
Tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında sıkışıp kalan Franz Ferdinand’ın, seyahatle ilgili kaygılarını hekimiyle paylaşmış olması son derece muhtemeldir. Uzun süredir mücadele ettiği kronik solunum rahatsızlığı düşünüldüğünde, hekiminin ona astımını resmi gerekçe göstererek İmparator’dan bu görev için başka birinin görevlendirilmesini ve kendisinin affını talep etmesini önermiş olması da oldukça akla yatkın görünmektedir.
Nitekim Franz Ferdinand, Saraybosna’ya gitmeden önce amcası İmparator Franz Joseph ile görüşmüş ve sağlık durumunu gerekçe göstererek bu seyahatin iptal edilip edilemeyeceğini sormuştu. Ancak İmparator ona “Gitme” demedi. Franz Joseph, suikastten sonra Conrad von Hötzendorf ile yaptığı görüşmede, yeğenini bu yolculuktan vazgeçirmemiş olmanın pişmanlığını bizzat dile getirecekti.[38][(https://archive.org/stream/albertinitheoriginsofthewar1914/Albertini%20THE%20ORIGINS%20OF%20THE%20WAR%201914_djvu.txt)]
İçini kemiren huzursuzluklara rağmen Arşidük, bu seyahate çıktı. Kendisini tam olarak neyin beklediğini bilmiyordu; ancak yaklaşan tehlikeyi sezdiği açıktı. Buna rağmen görev duygusuyla geri çekilmedi. Saraybosna’ya doğru yaptığı bu yolculuk, yalnızca kendi hayatının değil, bütün Avrupa’nın kaderini değiştirecek olayların başlangıcı olacaktı.
"İlk bombalı saldırının ardından Belediye Binası'nda toplanan heyette, Arşidük'ün baş yaveri Baron Karl von Rumerskirch (1867–1947), çiftin askeri birlikler sokakları güvene alana kadar binada kalmasını önerdi. Ancak Potiorek, bu öneriyi de 'yerel garnizonun tören üniforması olmadığı' gerekçesiyle reddederek, konvoyun hastaneye hareketine onay verdi.
Daha sonra, ilk bombalı saldırının ardından Belediye Binası'nda toplanan heyette, Arşidük'ün saray mareşalı Baron Karl von Rumerskirch (1867–1947), çiftin askeri birlikler sokakları güvene alana kadar binada kalmasını önerdi. Ancak Potiorek, bu öneriyi de 'yerel garnizonun tören üniforması olmadığı' gerekçesiyle reddederek, konvoyun hareketine onay verdi."
Čurčić, "Ekselansları, İmparatorluk ve Kraliyet Veliahtı, Ekselansları!
Kalplerimiz, Ekselanslarının başkentimizi onurlandırmak için lütfettiği bu en nazik ziyaret nedeniyle mutlulukla doludur. Yüzlerimizde, Majesteleri İmparator ve Kral’a, Habsburg-Lorraine hanedanına karşı sarsılmaz sadakatimizi, sevgimizi ve bağlılığımızı okuyabileceğinizi umuyorum. Başkent Saraybosna’nın tüm vatandaşları ruhlarının mutlulukla dolu olduğunu hissetmekte ve Ekselanslarının bu en şerefli ziyaretini en içten dileklerle karşılamaktadırlar. Bu ziyaretin, Ekselanslarının şehrimizin ilerlemesi ve refahı konusundaki en nazik ilgisini artıracağına ve bizim derin minnettarlığımızı ve sadakatimizi daha da güçlendireceğine yürekten inanıyoruz."
Bunun üzerine polis şefi Edmund Gerde’ye güzergah değişikliğinin sürücülere bildirilmesi emredildi.
Aslında konvoy organizasyonu Albay Merizzi’nin göreviydi; fakat kendisi hastanedeydi. Yaşanan karmaşa içinde bilgiler düzgün şekilde aktarılmadı.
Polis şefi Gerde’nin talimatı sürücülere gerçekten iletip iletmediği bilinmemektedir. Sonuç olarak şoförlere yeni rota hiç söylenmedi.
Sophie yeniden eşinin yanına indi ve konvoy belediye binasından ayrıldı.
Franz Ferdinand ile Sophie araçlarına bindikten sonra Kont Franz Harrach içgüdüsel olarak aracın sol tarafındaki dış basamağa çıktı ve veliahdın yanında ayakta durmaya başladı.
Franz Ferdinand buna gülerek gerek olmadığını söyledi; ancak Harrach yerinde kalmakta ısrar etti.
Konvoy tekrar Appel Quay boyunca ilerlemeye başladı. Bu sırada Gavrilo Princip ile Trifko Grabež hala bölgede bekliyordu.
Saat yaklaşık 10.45’ti.
Bombalı saldırıya rağmen sokaklarda hala büyük kalabalık vardı. İnsanlar yine araçları alkışlıyor ve tezahürat yapıyordu.
Franz Ferdinand bile Kont Harrach’a dönerek, halkın yaşanan olaya rağmen neşesini korumasının sevindirici olduğunu söyledi.
Ancak tam bu sırada ölümcül hata yapıldı.
Veliahtın aracının sürücüsü, eski programa uygun biçimde Franz Joseph Caddesi’ne yanlışlıkla sağa döndü. Yol kenarında ünlü Moritz Schiller kafesinin önünde yoğun bir kalabalık bulunuyordu.
Oskar Potiorek hemen sürücünün hatasını fark etti ve bağırarak geri dönmesini emretti.
Fakat araç sıkışmıştı. O dönem araçlarda geri vites bulunmadığından önce tamamen durmaları gerekiyordu.
Tam araç yavaşlayıp manevra yapmaya çalışırken kaldırım kenarında duran Gavrilo Princip aniden öne çıktı.
Başını çevirmeden tabancasını çekti ve art arda iki el ateş etti.
Ön koltukta oturan Potiorek, Princip’in araca yaklaşarak ateş ettiğini gördü. Ancak olay o kadar hızlı gelişmişti ki silah seslerinin uzaktan geldiğini sandı.
Kont Harrach, Franz Ferdinand’ın sol tarafında duruyordu; bu yüzden yalnızca veliahdı koruyabiliyordu. Sophie’nin bulunduğu sağ taraf tamamen açıktı.
Potiorek sürücüye doğruca Latin Köprüsü üzerinden valilik konağı Konak’a gitmesini emretti.
Bu sırada kalabalık Princip’e saldırdı. Hala elinde silah vardı ve kendisini vurmak için tabancayı başına doğrultmaya çalıştı. Ancak kalabalıktan biri silaha yapıştı.
Büyük bir arbede yaşandı. İnsanlar Princip’i dövüyordu. Bir polis dedektifi onu linç edilmekten kurtardı. Kısa süre sonra başka polisler de geldi ve Princip karakola götürüldü.
Kavga sırasında Princip’in kemerine bağlı bombalardan biri yere düşmüştü. Polis geri dönerek bombayı topladı.
Konak’a giden yol aslında çok kısa olmasına rağmen araçtaki herkes için sonsuz gibi gelmişti.
Hem Kont Harrach hem de Potiorek en iyisini umuyordu; ancak durumun vahameti kısa sürede anlaşıldı.
Franz Ferdinand önce nefes almakta zorlandı. Ardından ağzından yoğun şekilde kan gelmeye başladı. Kan, hala aracın dış basamağında duran Harrach’ın üniformasına sıçrıyordu.
Harrach sürekli ağzındaki kanı silmeye çalışıyordu; fakat kan durmuyordu.
Sophie kocasının durumunu görünce:
“Tanrı aşkına, sana ne oldu?”
diye bağırdı.
Ancak hemen ardından sola doğru yığıldı ve Franz Ferdinand’ın dizlerinin üzerine düştü.
Potiorek arkasını dönüp Sophie’yi yeniden koltuğa oturtmaya çalıştı.
Franz Ferdinand eşinin durumunu fark etmişti. Sophie’ye çocukları için hayatta kalması gerektiğini söylüyordu.
Harrach ona çok acı çekip çekmediğini sorduğunda Franz Ferdinand yalnızca:
“Hiçbir şey değil…”
sözünü tekrar edip duruyordu.
Nefesi giderek hırıltılı hale geldi. Konak’a ulaştıklarında artık sesi çıkmıyordu.
Konaktaki görevliler hızla dışarı fırlayıp çifti içeri taşıdı. Sophie Potiorek’in yatağına yatırıldı; Franz Ferdinand ise yan odadaki bir sedire kondu.
Konakta üç doktor vardı; askeri hastaneden dört cerrah daha çağrılmıştı.
Doktorlar Sophie’nin giysilerini çıkarırken artık kurtarılamayacağını anladılar. Küçük giriş yarası, büyük olasılıkla leğen kemiği bölgesindeki ana damarlardan birini parçalamıştı. Sophie yoğun iç kanama geçiriyordu ve muhtemelen konağa ulaşmadan önce ölmüştü.
Doktorlar Franz Ferdinand’a müdahale etmeye çalıştı; ancak sert askeri üniforması yarayı incelemelerini zorlaştırıyordu.
İronik biçimde, yıllar önce İmparator Franz Joseph’in hayatını kurtaran sert yaka bu kez müdahaleyi geciktiriyordu.
Franz Ferdinand o sırada komaya girmişti.
Sonunda yardımcısı üniformanın nasıl açıldığını hatırlayamayınca cebinden çıkardığı çakıyla kuşağı kesti. Başkaları da makasla sert yakayı parçaladı.
Üniforma çıkarıldığında Franz Ferdinand kısa süreliğine daha rahat nefes almaya başladı; ancak ağzından hala yoğun şekilde kan geliyordu.
Saat yaklaşık 11.00’de başhekim Franz Ferdinand’ın öldüğünü ilan etti.
Cerrahlar başlangıçta ameliyat yapmayı düşünmüşlerdi; ancak kurşunun omurgaya saplandığını öğrenince bunun imkansız olduğunu anladılar.
Ziyaret şimdi nasıl ilerlemeli? Orijinal plan, kısa bir mesafe boyunca iskeleye geri dönüp ardından pazardan hemen sonra sağa dönerek Franz Joseph Caddesi'ne ve Ulusal Müze'ye gitmekti. Arşidük, Potiorek'e bir saldırının daha olası olup olmadığını sordu. Kendi ifadesine göre, Potiorek moral bozucu bir yanıt verdi: "Umarım değildir, ancak her olası güvenlik önlemine rağmen yakın mesafeden başlatılan böyle bir girişimi engelleyemezdi." Güven için Potiorek, programın geri kalanını iptal etmeyi ve doğrudan şehirden çıkıp Ilidze'ye ya da alternatif olarak vali konut sarayı Konak'a, oradan da nehrin sol kıyısındaki Bistrik tren istasyonuna gitmeyi önerdi. Ancak arşidük, şehrin batı kenarındaki garnizon hastanesinde iyileşen yaralı yardımcısını ziyaret etmek istedi. Müze turunun iptal edilmesi ve konvoy, muhtemelen başka olası suikastçıların beklendiği için Franz Joseph Caddesi'nden yukarı değil, doğrudan Appel İskelesi üzerinden geri dönmesi kararlaştırıldı. Orijinal plan, çiftin bu noktada ayrılacağını, arşidükün müzeye, eşinin ise vali sarayına gideceğini öngörmüştü. Ama Sophie inisiyatif aldı ve tüm maiyetinin önünde kocasına, "Hastaneye seninle gideceğim," diye ilan etti. Ekstra olarak, Kont Harrach arabanın sol tarafındaki (nehre doğru) koşu tahtası üzerinde durmaya karar verdi, başka bir saldırı olursa diye.
Konvoy, artan sıcaklıkta şehrin içinden geri döndü, şimdi batıya, Belediye Binası'ndan uzaklaştı. Ama kimse sürücülere değişen güzergah hakkında bilgi vermemişti. Pazar bölgesinden geçerken, önde gelen araç sağa Franz Joseph Caddesi'ne döndü ve Franz Ferdinand ile Sophie'yi taşıyan araba da onları takip etmek üzere oldu. Potiorek sürücüyü azarladı: "Bu yanlış yol! Appel Quay'ı almamız gerekiyor!" Motor devre dışı bırakıldı ve araç (geri vitesi olmayan) yavaşça ana yola geri döndü.
Bu, Gavrilo Princip'in anıydı. Kendini Franz Joseph Caddesi'nin sağ tarafındaki bir dükkanın önüne konumlandırmıştı ve araba neredeyse duracak şekilde yavaşladığı için ona yetişti. Beline bağlı bombayı zamanında çözemeyince, tabancasını çıkardı ve iki kez yakın mesafeden ateş etti, Harrach ise bastakta durup soldan dehşetle izliyordu. Zaman—Princip'in sonraki ifadesinden bildiğimiz gibi—dükkanın tentelerinin gölgesinden ayrılıp nişan alırken yavaşlamış gibiydi. Düşesi görünce bir an duraksadı: "Yanında bir hanımefendi oturduğunu görünce, ateş edip etmeyeceğimi düşündüm. Aynı zamanda garip bir hisle doldum...."
Potiorek'in hatırlaması da benzer bir gerçeksizlik hissini aktarıyor—vali, arabada hareketsiz otururken, silah sesi çıkarken katilin yüzüne baktığını ama duman ya da ağız patlaması görmediğini ve sadece uzaktan gelen hafif ateş seslerini duyduğunu hatırlıyordu. İlk başta saldırganın hedefini ıskaladığı anlaşılıyordu çünkü Franz Ferdinand ve eşi koltuklarında hareketsiz ve dik duruyordu. Gerçekte, ikisi de zaten ölüyordu. İlk kropi arabanın kapısından düşesin karnına girmiş, mide arterini koparmıştı; İkincisi arşidükün boynuna isabet etmiş, jugulyar damarını yırtmıştı. Araba nehri geçerek Konak'a doğru gürledi, Sophie yana sallandı ve yüzü kocasının dizlerinin arasına geldi. Potiorek başta şoktan bayıldığını düşündü; Ancak arşidükün ağzından kan aktığını görünce daha ciddi bir şeyin döndüğünü fark etti. Hala koşu tahtasının üzerinde oturup yolcu bölmesine yaslanarak, Kont Harrach başdükü yakasını tutarak dik tutmayı başardı. Franz Ferdinand'ın yumuşak bir sesle konuştuğunu duydu; bu sözler monarşi genelinde ünlü olacak: "Sophie, Sophie, ölme! Çocuklarımız için hayatta kal!" Yeşil devekuş tüyleriyle dolu tüylü miğfer başından kayıp gitti. Harrach ona acı çekip çekmediğini sorduğunda, arşidük birkaç kez fısıldayarak "Bir şey değil!" diye tekrarladı ve sonra bilincini kaybetti.
Geri çekilen aracın arkasında, kalabalık Gavrilo Princip'in etrafına dolandı. Tabanca elinden düştü, kakakına kaldırıp intihar etmek için elini aldı. Yutmaya çalıştığı ama başaramadığı siyanür paketi de öyleydi. Çevredeki kalabalık tarafından yumruklandı, tekmelendi ve bastonla dövüldü; Polis memurları onu gözaltına almayı başarmasaydı, anında linç edilirdi.
Sophie Konak sarayına vardıklarında çoktan ölmüştü ve çift birinci kattaki iki odaya acele etti. Franz Ferdinand komaya girdi. Silahlı saldırı yerinden baştan koşarak arşidükün yanına koşan valeti, nefesini yatıştırmak için ön taraftaki üniformasını keserek açtı. Kan sıçradı, vale üniformasının sarı kelepçelerini lekeledi. Yatağın yanında diz çöken vale, çocukları için bir mesajı olup olmadığını sordu, ancak cevap gelmedi; Arşidükün dudakları zaten sertleşmişti. Oradaykiler, varisin öldüğüne birkaç dakika sonra kabul etti. Saat 11'den biraz sonraydı. Haber saraydan yayıldıkça, Saraybosna'da çanlar çalmaya başladı.
Saldırı günü Potiorek bu saldırıdan yara almadan kurtulacak ve daha sonra görülen davada Gavrilo Princip, mahkemede aslında Sophie’yi değil, Vali Potiorek’i vurmayı amaçladığını ifade edecekti.[11]
Popović'in söylemek istediği şey kabaca şudur: "Yaptığımız eylemin sonuçları felaket oldu; bunu bilseydik yapmazdık. Ama o günkü niyetimizin ahlaken kötü olduğuna hala inanmıyorum, bu yüzden kendimi tamamen mahkûm edemem."
Ülkenin bağımsızlığının önünde kim engel oluyorsa ona yapılır....
Gavrilo Princip: Suikastçıların lideri olarak görülen Princip, ne yargılama sırasında ne de hapisteki son günlerinde pişmanlık belirtisi göstermiştir. Mahkemede kendisini bir suçlu olarak görmediğini, aksine Yugoslavları baskıdan kurtarmak için "bir tiranı ve bir kötülüğü" ortadan kaldırdığını savunmuştur. Princip, Arşidük'ün Slavların düşmanı olduğuna ve yapacağı reformlarla Slav birliğini engelleyeceğine inanıyordu; bu nedenle eylemini "iyi bir iş" olarak nitelendirmiştir. 1916'da kendisini ziyaret eden psikiyatriste de suikastın sorumluluğunu tek başına üstlenerek pişman olmadığını yinelemiştir.
Muhamed Mehmedbašić: Suikast ekibindeki tek Müslüman olan Mehmedbašić, olaydan sonra Karadağ'a kaçtığında suikasttaki rolüyle açıkça övünmüştür
. Daha sonra Sırbistan'a geçmiş ve ömrünün sonuna kadar milliyetçi çizgisini sürdürmüştür
.
Dragutin Dimitrijević (Apis): Suikastın arkasındaki gizli örgüt "Kara El"in lideri olan Albay Apis, 1917'de kurşuna dizilmeden hemen önce, suikastı organize ettiği için öldürüldüğünü bildiğini ifade etmiş ve "Büyük Sırbistan'ın refahı için" öldüğünü belirterek davasına sadık kalmıştır
.
Sonradan Pişmanlık Duyanlar
Nedeljko Čabrinović: Suikastçıların içinde pişmanlığını en açık dille ifade eden kişi olmuştur
. Mahkeme sürecinde, Arşidük'ün çocukları olduğunu ve eşine yönelik son sözlerini ("Sophie, çocuklarımız için hayatta kal!") öğrendikten sonra derin bir üzüntü yaşamıştır
. Arşidük'ün çocuklarından özür dilemiş ve dünya savaşına yol açacağını bilseydi bu eylemi asla gerçekleştirmeyeceğini söylemiştir
. Hatta suikasttan sonra Arşidük'ün çocukları Sophie ve Max, ona bir affetme mektubu göndermiştir
Vaso Čubrilović: Gençlik yıllarında ateşli bir milliyetçi ve suikastçı olan Čubrilović, savaş sonrası eğitim alıp profesör ve bakan olmuş, ömrünün son yıllarında ise gençliğindeki ideolojilerden uzaklaşmıştır
. 1990 yılındaki ölmeden önceki beyanlarında, "Savaş nedeniyle sonsuza dek kaybolan güzel bir dünyayı yıktık" diyerek suikastın sonuçlarından duyduğu pişmanlığı dile getirmiştir
.
Trifko Grabež: Yargılama sırasında, suikastın bir Avrupa savaşına yol açacağını bilseydi bu işe asla girişmeyeceğini açıkça ifade etmiştir
.
Belediye binasına varıldığında belediye başkanı, çok sayıda yerel ileri gelenin önünde hazırladığı karşılama konuşmasına başladı; ancak Franz Ferdinand onu hemen sözünü keserek durdurdu:
“Sayın Belediye Başkanı, insan Saraybosna’ya ziyarete geliyor ve bombalarla karşılanıyor! Bu kabul edilemez!”[31]
Bununla birlikte sonunda sakinleşebildi. Belediye binasındaki ziyaretin ardından güzergahın değiştirilmesini emretti. Planlandığı gibi doğrudan Bosna-Hersek Devlet Müzesi’ne gitmek istemiyordu (orada Sırp tarihçi Vladimir Ćorović de onu bekliyordu); bunun yerine Čabrinović’in saldırısında boynundan yaralanan Merizzi’yi hastanede ziyaret etmek istiyordu.
Talihsiz biçimde hastane şehrin öbür ucundaydı. Biliński’nin aktardığına göre Rumerskirch, Franz Ferdinand’ın belediye binasından sonra eşinin güvenliğinden endişe ederek Potiorek ve Gerde’ye, bomba saldırısından sonra oraya gitmenin mantıklı olup olmadığını sorduğunu bildirmişti. Alternatif olarak başka bir yoldan Ilidža’ya dönmek ya da belediye binasına birkaç dakikalık mesafedeki Konak’a gitmek mümkündü. Gerde tereddüt ederken, Potiorek’in şu sözleri söylediği aktarılır:
“İmparatorluk Yüksek Hazretleri gönül rahatlığıyla devam edebilir; tüm sorumluluğu üstleniyorum.”
Latin Köprüsü — suikastçı fotoğrafın solunda, bugünkü müzenin köşesinde duruyordu.
İkinci saldırının gerçekleştiği yerin kroki planı
Hohenberg Düşesi Sophie Chotek’i ölümcül biçimde yaralayan ilk kurşunun giriş deliği
Talimatların aksine araç konvoyu, Miljacka üzerindeki Latin Köprüsü hizasında başlangıçta planlanan rotaya saptı ve ayrıca virajı içeriden aldı (o dönemde soldan trafik uygulanıyordu); bu nedenle Princip ile araç arasındaki mesafe yalnızca iki metre kadar kaldı. Yeni güzergah hakkında yeterince bilgilendirilmemiş olan Leopold Lojka — ayrıca öndeki iki araç da yanlış yöne dönmüştü — tekrar rıhtıma çıkabilmek için geri vitese taktı; araç birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
Princip büyük şaşkınlık içinde, Arşidük’ü taşıyan aracın Moritz Schiller adlı şarküterinin önünde durduğunu gördü; kendisi de tam o sırada kaldırımdaki bir masada kahve içiyordu. Ayağa kalktı, caddeye çıktı, tabancasını çekti — Belçikalı Fabrique Nationale firmasına ait, seri numarası 19074 olan 9 mm FN Browning Model 1910 — ve birkaç metre mesafeden Franz Ferdinand ile eşine iki el ateş etti.[32][33]
İlk mermi aracın yan gövdesini deldi; bu sırada çekirdek deforme oldu, keskin kenarlı hale geldi ve dönmeye başladı. Ardından Sophie’nin alt karın bölgesine isabet etti ve kısa süre içinde araç içinde iç kanamadan ölmesine yol açacak ağır yaralar açtı. Franz Ferdinand eşinin vurulduğunu fark ettiğinde şöyle bağırdığı aktarılır:
“Sopherl! Sopherl! Ölme! Çocuklarımız için hayatta kal!”[34]
Bunun hemen ardından ikinci kurşun Franz Ferdinand’ın boynuna isabet etti; şah damarını parçaladı ve nefes borusunu yaraladı. Sol taraftaki basamakta koruma amacıyla duran Kont Harrach arkasını dönerek veliahdı omzundan tuttu ve:
“Majesteleri, size ne oldu?”
diye sordu. Franz Ferdinand ise:
“Bir şey değil…”
cevabını verdi ve birkaç saniye sonra bilincini kaybetti. Veliaht artık doğrudan giriş yarasından değil, esas olarak yaralanmış nefes borusundan akan ve parçalanmış şah damarından beslenen yoğun kanama nedeniyle kan kaybediyordu. Üniformasının ön tarafındaki geniş kan lekelerinin nedeni de buydu.[35]
Veliahdın ölümü Avusturya-Macaristan’da genel bir yas havası yaratmadı. Bükreş elçisi ve daha sonra dışişleri bakanı olacak Ottokar Graf Czernin, yıllar sonra Viyana ve Budapeşte’de üzülenlerden çok sevinenlerin bulunduğunu hatırlattı. Franz Ferdinand ile çevresi, muhafazakar Viyana çevrelerinde sık sık “Belvedere çetesi” olarak küçümseniyordu ve birçok düşmana sahipti. Özellikle Hırvatlara özel önem veren trialist imparatorluk reformu planları, Macaristan kesiminde kesin biçimde reddediliyordu.
Etnik milliyetçi ve Alman milliyetçisi çevrelerde, özellikle yayıncı Friedrich Wichtl tarafından, suikastın arkasında gerçekte masonlar ile Yahudilerin bulunduğu ve bunların dünya hakimiyeti hedeflerine yaklaşmak istedikleri yönünde komplo teorileri yayıldı.
Hastaneye daha sakin bir güzergahtan gitmeleri kararlaştırıldı; ancak konvoydaki şoförlerden biri önceki programın güzergahını izlemeye devam etti ve araçlar geri manevra yapmak zorunda kaldı.[8] Tam bu sırada, 19 yaşındaki Gavrilo Princip (1894–1918) yakınlardaki bir kafede sandviç yerken aracın önünde durduğunu fark etti ve yaklaşan arabaya doğru ilerledi.[10] Princip, Franz Ferdinand ve eşi Sophie’ye toplam iki el ateş etti; birinci kurşun Franz Ferdinand'ın boynuna saplanırken, ikinci kurşun Sophie'nin karnına isabet etti.[16][16] mide/iliak arterinin parçalanması sonucu hızla iç kanama geçirmişti.
Gavrilo Princip’in sıktığı kurşun, Arşidük Franz Ferdinand’ın boynundaki şah damarını (karotis arteri) parçalayarak çok kısa sürede ölümcül boyuta ulaşan bir kanamaya yol açtı.[16] Günümüzün en ileri damar cerrahisi teknikleri, modern yoğun bakım imkanları ve gelişmiş kan nakli olanaklarına rağmen, bu tür büyük damar yaralanmalarında hayatta kalma şansı hala oldukça sınırlıdır. Oysa 1914 yılında damar onarımı, güvenli kan transfüzyonu ve sistematik acil travma bakımı henüz emekleme aşamasındaydı. Bu sebeple, Arşidük’e o anda dünyanın en deneyimli hekimleri yetişmiş olsaydı bile, dönemin tıbbi imkanlarıyla hayatını kurtarmak neredeyse imkansızdı.[15]
Her ne kadar Karl Landsteiner (1868-1943) 1901 yılında A, B ve O kan gruplarını tanımlamış ve uyumsuz kan nakillerinin ölümcül sonuçlar doğurabileceğini göstermiş olsa da, bu keşfin klinik uygulamalardaki önemi henüz tam olarak kavranmamıştı. Dönemin hakim anlayışına göre kan yalnızca bir sıvı, doku ise yalnızca bir yapı olarak görülüyordu; bunların kendilerine özgü biyolojik kimlikler taşıdığı fikri henüz yerleşmemişti. Adeta günümüzdeki bilgisayar teknolojilerinde kullanılan “tak ve çalıştır” cihazlarda olduğu gibi, kan bir vericiden alınır ve alıcıya aktarılırdı. Bu nedenle kan, doku ve organ nakillerinde asıl önemli unsur uyumluluk değil, yalnızca bir vericinin bulunmasıydı. Kan grubu eşleştirmesi yapılmadan gerçekleştirilen transfüzyonlar ise çoğu zaman hastayı kurtarmak yerine ölümüne yol açıyordu. Ancak alıcılar genellikle zaten ağır hastalık veya travma tablosu içinde olduklarından, ölümün gerçek nedeni olan kan uyuşmazlığı çoğu kez fark edilmiyordu.
Üstelik kan depolamanın yolu da henüz bulunmamıştı. Pıhtılaşma gerçekleşmeden önce kanın doğrudan vericiden alıcıya aktarılması gerekiyordu. Bu da nakil işleminin ancak ameliyat masasında, iki beden yan yana getirilerek yapılabilmesi anlamına geliyordu; her acil durumda başvurulabilecek bir yöntem değildi. Buna çözüm ancak 1914 yılının ilkbaharında geldi: Belçikalı doktor Albert Hustin (1882-1967), 27 Mart 1914'te sodyum sitratı antikoagülan (pıhtı önleyici) olarak kullanarak ilk dolaylı kan naklini gerçekleştirdi. Birkaç ay sonra, Arjantinli hekim Luis Agote (1868-1954)aynı yöntemi Buenos Aires'teki Rawson Hastanesi'nde bağımsız biçimde uygulayarak 9 Kasım 1914'te başarılı bir nakil gerçekleştirdi. Bu iki bilim insanının geliştirdiği yöntemlerin gerçek önemi, kısa süre sonra patlak veren Birinci Dünya Savaşı sırasında anlaşılacaktı. Cephelerde aynı anda onlarca askerin yaralanması, kanın pıhtılaşmadan saklanabilmesini ve ihtiyaç duyulan yere hızla ulaştırılabilmesini hayati hale getirdi. Böylece savaşın yarattığı acil tıbbi ihtiyaçlar, kan depolama ve transfüzyon tekniklerinin hızla geliştirilmesine zemin hazırlayacak; modern kan bankacılığının temelleri de bu süreçte atılacaktı.
Kan bankacılığının gerçek anlamda kurumsal bir kimlik kazanması için çok daha uzun bir yol kat edilmesi gerekecekti. Rus cerrah Sergei Yudin (1891-1954), 23 Mart 1930'da ceset kanı naklini ilk kez başarıyla gerçekleştirdi ve aynı yıl Moskova'daki Nikolay Sklifosovskiy Enstitüsü'nde dünyanın ilk kan bankasını kurdu. Bu noktaya gelinmesi ise Birinci Dünya Savaşı'nın kanlı derslerini ve ardından gelen on yılın deneyimlerini gerektirmişti.
Damar cerrahisi cephesinde tablo biraz daha umut verici görünüyordu. Fransız cerrah Alexis Carrel, 1902 yılında geliştirdiği üç noktalı dikiş tekniğiyle (triangülasyon yöntemi) damarları birbirine bağlamanın ve organ naklinin önünü açmıştı. Carrel, bu çığır açan çalışmaları sayesinde 1912'de "damar dikışı ve damar vr organ nakli üzerindeki çalışmaları" nedeniyle Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'ne layık görüldü. Ödül haberi bilim dünyasının ötesine taşarak gazetelerde yankı buldu; ancak bu haberlerin yarattığı heyecan, bilginin ameliyathanelere hızla yayılmasını sağlamadı. Zira 1914 yılında damar cerrahisi ve organ nakli üzerine çalışan hekimlerin sayısı dünya genelinde son derece azdı. Çünkü ölü kutsal kabul ediliyor; bedenlere dokunmak, organ ve dokularını nakletmek saygısızlık olarak görülüyordu. Carrel'in açtığı yol henüz bir patikadan ibaretti ve ameliyathanelere ulaşması yıllar alacaktı. Nitekim II. Dünya Savaşı'na kadar damar cerrahisi "son derece nadir" yapılan bir girişim olarak kaldı.
1914 yılının tüm bu tıbbi çaresizliği içinde, olay anında Arşidük yan koltuğa yığıldığında yaveri Harrach ve korumalar kanamayı durdurmak için hemen üniformasını açmaya çalıştı. Ancak tören kıyafetinin yüksek ve sert yakası ile üst üste binen kalın kumaş katmanları, giysinin elle yırtılmasını veya düğmelerinin hızla açılmasını engelliyordu. Yardım edenler sonunda bir makas bularak kıyafeti kesip yaraya ulaşabildi; ne var ki bu kısa gecikme, büyük damarların yırtılması nedeniyle zaten kaçınılmaz hale gelen ölümcül kan kaybının sonucunu değiştirebilecek nitelikte değildi.[16]
Gavrilo Princip’in sıktığı kurşun, Arşidük Franz Ferdinand’ın boynundaki şah damarını (karotis arteri) parçalayarak kontrol edilemeyen, çok hızlı bir kanamaya yol açtı. Olay anında Arşidük yan koltuğa yığıldığında, yaveri Kont Franz von Harrach ve korumalar kanı durdurmak için hemen üniformasını açmaya çalıştı; ancak tören kıyafetinin yüksek ve sert yakası ile üst üste binen kumaş katmanları, kıyafetin elle yırtılmasına veya düğmelerinin hızla açılmasına izin vermedi. Yardım edenler sonunda bir makas bulup kıyafeti keserek yaraya ulaşabildi, fakat bu gecikme dahi, büyük damar yırtılması nedeniyle kaçınılmaz olan kan kaybı tablosunu değiştiremedi. Vurulduktan sonra Sophie hemen bilincini kaybederek Franz Ferdinand'ın bacaklarının üzerine yığıldı. Arabanın hızla geri manevra yaptığı sırada Franz Ferdinand'ın ağzından fışkıran bir kan sıçrantısı, arabanın basamağında koruma görevi üstlenmiş olan yaver ve nedimi Kont Franz von Harrach'ın (1870–1937) sağ yanağına çarptı. Harrach mendilini çıkarıp kanı silmeye çalışırken Düşes ona seslendi: "Tanrı aşkına, size ne oldu?" — ardından koltuğundan kayarak yüzü eşinin dizleri arasına düştü; Harrach başta onun korkudan bayıldığını sandı ve Sophie'nin de vurulduğunu hemen fark etmedi. Yalnızca Franz Ferdinand, boynundaki kurşuna rağmen eşine dönerek yalvardı: "Sopherl! Sopherl! Sterbe nicht! Bleibe am Leben für unsere Kinder!" — "Sopherl! Sopherl! Ölme! Çocuklarımız için yaşa!" diyebildi. Ardından Harrach, arşidükün başı öne düşmesin diye onu üniformasının yakasından tuttu; kendisinin durumunu sorduğunda Franz Ferdinand, kendi hayati yaralanmasını reddederek ve önemsemeyerek "Es ist nichts!" — "Hiçbir şey değil, endişe etmeyin, önemli değil" şeklinde yanıt verdi ve giderek bilincini yitirirken bu sözü altı ya da yedi kez yineledi; bu tavır, son ana kadar acısından çok eşi ve çocuklarının durumuna odaklandığını gösteriyordu. Arşidük, ilgilenilmesi gereken asıl yaranın kendi değil eşinin yarası olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Tıbbi müdahale için götürüldükleri Valilik Konağı'na varıldığında Sophie hayatını kaybetti; Franz Ferdinand ise onu yaklaşık on–on beş dakika sonra izledi.[16] Dönemin damar cerrahisi ve acil müdahale imkanları henüz emekleme safhasındaydı. Böylece suikast, yalnızca bir hanedan trajedisi olmaktan çıkarak Avrupa diplomasisinin kırılgan dengelerini altüst edecek bir zincirleme tepkinin ilk halkası haline geldi.[14]
Vurulduktan sonra Sophie hemen bilincini kaybederek Franz Ferdinand'ın bacaklarının üzerine yığıldı. Arabanın hızla geri manevra yaptığı sırada Franz Ferdinand'ın ağzından fışkıran bir kan sıçrantısı, arabanın basamağında koruma görevi üstlenmiş olan yaver ve nedimi Kont Franz von Harrach'ın (1870–1937) sağ yanağına çarptı. Harrach mendilini çıkarıp kanı silmeye çalışırken Düşes ona seslendi: "Tanrı aşkına, size ne oldu?" — ardından koltuğundan kayarak yüzü eşinin dizleri arasına düştü; Harrach başta onun korkudan bayıldığını sandı ve Sophie'nin de vurulduğunu hemen fark etmedi. Yalnızca Franz Ferdinand, boynundaki kurşuna rağmen eşine dönerek yalvardı: "Sopherl! Sopherl! Sterbe nicht! Bleibe am Leben für unsere Kinder!" — "Sopherl! Sopherl! Ölme! Çocuklarımız için yaşa!" diyebildi. Ardından Harrach, Arşidük'ün başı öne düşmesin diye onu üniformasından kavradı. Durumunu sorduğunda Franz Ferdinand, sanki asıl endişe edilmesi gereken kendisi değil eşiymiş gibi kendi hayati yarasını önemsemez bir tavırla "Es ist nichts!" (Hiçbir şey değil) diye yanıtladı ve bu sözleri bilinci giderek kararıncaya dek altı ya da yedi kez yineledi; son anına kadar kendinden çok eşinin ve çocuklarının geleceği aklındaydı. Tıbbi müdahale için götürüldükleri Valilik Konağı’na ulaştıklarında Sophie yaşamını yitirmişti; Franz Ferdinand ise Sophie'den yaklaşık on beş dakika sonra aynı yerde hayatını kaybetti.[16] Böylece suikast, yalnızca bir hanedan trajedisi olmaktan çıkarak Avrupa diplomasisinin kırılgan dengelerini altüst edecek bir zincirleme tepkinin ilk halkası haline geldi.[14]
Bu suikast, yalnızca bir hanedan trajedisi değildi. Avusturya-Macaristan, Temmuz Ültimatomu olarak bilinen belgeyle Sırbistan'a 48 saat içinde tüm talepleri kabul etmesini bildirdi; aksi halde büyükelçisini geri çekip askeri önlemlere başvuracağını açıkladı. Sırbistan talepleri tamamen kabul etmeyince Avusturya-Macaristan, 28 Temmuz 1914'te savaş ilan etti. 1892 tarihli gizli Fransız-Rus ittifakı uyarınca Rusya ve Fransa seferberlik adımları attı; Rusya 29 Temmuz'da kısmi, 30 Temmuz'da ise genel seferberlik ilan etti. Bu gelişmeler, Avusturya-Macaristan ve Almanya'nın tam seferberlik ilan etmesiyle birlikte İtalya dışındaki tüm Büyük Güçleri hızla savaşa sürükledi. Franz Ferdinand'ın suikastı böylece Avrupa'daki ittifak sistemlerini tetikleyerek Birinci Dünya Savaşı'nın fitilini ateşledi; Gavrilo Princip o gün mermilerini yalnızca Franz Ferdinand ve Sophie'ye değil, aslında milyonlarca insana sıkıyordu.[14]
Gavrilo Princip, suikastın gerçekleştiği tarihte henüz 20 yaşını doldurmadığı için Avusturya-Macaristan yasaları uyarınca idam cezasından muaf tutulmuş, bunun yerine ağır hapis cezasına çarptırılmıştır. Çocukluğundan beri veremle mücadele eden Princip'in hastalığı, hapishanenin ağır koşulları nedeniyle giderek ağırlaştı ve suikasttan yaklaşık dört yıl sonra, 28 Nisan 1918 tarihinde, 23 yaşında hayatını kaybetti.[10]
Saraybosna suikastı, tarihin akışını değiştiren en büyük dönüm noktalarından biri olmasının yanı sıra, arka planındaki devasa güvenlik zafiyetleri nedeniyle günümüzde bile bir “ihmal mi, yoksa komplo mu?” tartışmasını beraberinde getirmektedir. Dönemin Bosna Valisi Oskar Potiorek’in kararları, askeri literatür ve tarihsel belgeler ışığında incelendiğinde; aşırı özgüven, politik propaganda arzusu ve bürokratik basiretsizliğin birleşerek nasıl bir felakete zemin hazırladığı net bir şekilde görülür. Bazı ihmaller suikast planlarından daha ölümcüldür; Potiorek’inki ise yalnızca bir güvenlik zaafı değil, tarihin seyrini değiştiren bir ihmaller zinciri haline dönüşmüştür.
Tarihsel gerçekler, askeri literatür ve olayın aktörlerinin motivasyonları çerçevesinde Saraybosna suikastının anatomisi:
Vali Oskar Potiorek’in Viyana’dan gelen ek güvenlik taleplerini ve askerlerin şehir merkezine konuşlandırılması önerilerini reddetmesinin arkasında askeri değil, tamamen siyasi ve psikolojik nedenler yatıyordu.
"İstikrar" İmajı Verme Çabası: Potiorek, Avusturya-Macaristan idaresindeki Bosna-Hersek’te kontrolün tamamen sağlandığını ve halkın Habsburg hanedanını benimsediğini Viyana’ya kanıtlamak istiyordu. Şehirde binlerce askerin silahlı olarak konuşlandırılması, dünyaya ve yerel halka "Habsburg yönetimi kendi topraklarında güvende değil" mesajı verecekti.
Askerlerin Uzak Tutulma Bahanesi: Manevralara katılan yaklaşık 70.000 askerin geçit töreni kıyafetlerinin (gala üniformalarının) yanlarında olmaması, Potiorek tarafından resmi bir gerekçe olarak sunuldu. Birlikleri kışlada tutarak, Saraybosna’nın "huzurlu bir sivil şehir" olduğu illüzyonunu yaratmaya çalıştı.
Askeri Güven Oranı: 60.000 nüfuslu şehirde, koruma görevi sadece 120 polise (bazı kaynaklara göre takviyelerle birlikte yaklaşık 150) bırakıldı. Bunların da büyük kısmı güzergah boyunca geniş aralıklarla dizilmişti; sivil veya gizli polis yapılanması ise neredeyse hiç yoktu.
Tarihsel süreci geriye dönük değerlendirdiğimizde (hindsight bias), olaylar bir "planın parçası" gibi görünse de, yaşananlar aslında peş peşe gelen taktiksel hataların bir sonucudur:
Arşidük’ün geçeceği Appel Rıhtımı (Appel Quay) boyunca izleyeceği rota, ziyaret gününden çok önce gazetelerde harita ve saat detaylarıyla yayımlandı. Bu durum, Genç Bosna (Mlada Bosna) örgütü üyesi altı suikastçının yol boyunca stratejik noktalara (köprü başlarına ve kavşaklara) adeta birer sivil gibi rahatça yerleşmesine imkan tanıdı.
Sırbistan'ın Viyana Büyükelçisi Jovan Jovanović, Avusturyalı yetkilileri bir suikast girişimi olabileceği konusunda üstü kapalı bir şekilde uyarmıştı. Sırp Başbakanı Nikola Pašić’in de bu istihbarattan haberdar olduğu ve gerilimi tırmandırmamak adına diplomatik kanalları uyardığı bilinmektedir. Ancak Viyana ve Potiorek, bu uyarıları Sırbistan’ın manevraları sabote etmek için ürettiği "Sırp propagandası" olarak nitelendirip ciddiye almadı.
Sabah saatlerinde Nedeljko Čabrinović’in fırlattığı bomba, Arşidük’ün aracını sıyırıp arkadaki dördüncü arabada bulunan yaverlerin ve çevredekilerin yaralanmasına yol açtı. Bu açık saldırıya rağmen ziyaret iptal edilmedi. Belediye binasındaki (City Hall) resmi program tamamlandıktan sonra, Franz Ferdinand hastanede yaralanan yaverini ziyaret etmek istedi.
Güvenlik gerekçesiyle Appel Rıhtımı üzerinden hızlıca hastaneye gidilmesi kararlaştırıldı. Ancak bu ani rota değişikliği, konvoyun önündeki araçlara ve Arşidük'ün şoförü Leopold Lojka’ya net bir şekilde aktarılmadı. Konvoy liderleri eski plana sadık kalarak Franz Josef Caddesi’ne saptı. Vali Potiorek’in araç içinde "Yanlış yoldan gidiyorsun, dur ve geri dön!" uyarısı üzerine şoför Lojka frene bastı. O esnada tam da o köşedeki Schiller Şarküterisi'nin önünde bekleyen Gavrilo Princip, duran üstü açık spor arabayı (Gräf & Stift) karşısında buldu ve tetiği çekti.
Tarih metodolojisi, olayları gerçekleştikleri dönemin şartları içinde inceler. Peş peşe gelen bu absürt hatalar, dönemin aktörlerinin konumları nedeniyle bazı tarihçiler ve komplo teorisyenleri tarafından "organize bir feda etme" olarak yorumlanmıştır:
Habsburg Monarşisi ve Savaş Yanlıları: Genelkurmay Başkanı Franz Conrad von Hötzendorf gibi Viyana’daki şahinler, Sırbistan’ı tamamen ezmek için bir savaş sebebi (casus belli) arıyorlardı. Arşidük Franz Ferdinand ise Rusya ile bir savaşa kesinlikle karşı çıkıyor ve imparatorluğu üçlü bir federasyona (Avusturya, Macaristan ve Slav birliği) dönüştürmeyi hedefliyordu. Onun ortadan kalkması, Viyana'daki savaş yanlısı kliklerin önünü açtı.
Sırp Milliyetçileri (Kara El): Dragutin Dimitrijević (Apis) liderliğindeki Sırp askeri istihbarat örgütü "Kara El", Arşidük’ün Slavlara haklar tanıyarak onları imparatorluğa bağlama (reformist) vizyonundan rahatsızdı. Çünkü mutlu bir Slav nüfusu, "Büyük Sırbistan" idealini yok edecekti. Bu nedenle Ferdinand, Sırp milliyetçileri için de tehlikeli bir figürdü.
Her ne kadar tarafların derin yapıları arasında oynanan bir satranç tahtasında Franz Ferdinand’ın feda edildiği hissi güçlü olsa da, modern tarih literatürü olayı daha çok "kurumsal bir kibir ve koordinasyonsuzluk fiyaskosu" olarak değerlendirir.
Kendi hayatlarımızda da herhangi bir komplo olmaksızın peş peşe gelen tersliklerin (iletişimsizlik, yanlış zamanlama, inatçılık) nasıl büyük krizlere yol açtığını görürüz. Saraybosna'da yaşanan da budur: Potiorek'in siyasi hırsı ve kibri, askeri istihbarat eksikliği ve son saniyedeki bir şoför hatasıyla birleşmiş; kader, suikastçı Princip’i o birkaç saniyeliğine tarihin en ölümcül kavşağında Arşidük ile karşı karşıya getirmiştir.
Peki bu tarihin odağındaki Arşidük'ün kişisel doktoru kimdi?[18]
1895'ten 1914'e kadar saray hekimi olarak görev yapan laringolog — günümüzdeki adıyla kulak burun boğaz uzmanı Avusturyalı Dr. Victor Eisenmenger (1864–1932) yalnızca Franz Ferdinand'ın kişisel doktoru değil, bugün kendi adıyla anılan sendrom ile tıp tarihine geçmiş sıradışı bir hekimdi. Tıp kariyerine cerrahi asistanı olarak başlayan Eisenmenger, daha sonra Profesör Leopold von Schrötter'in yanında çalışarak göğüs hastalıkları ve laringoloji alanlarında uzmanlaştı; dahiliye ve onkoloji üzerine de çalışmalar yayımladı. Onu sıra dışı kılan, tek bir uzmanlık alanına bağlı kalmayıp disiplinler arası bir yaklaşım benimseyerek kendini sürekli geliştiren çok yönlü bir hekim olmasıydı. Bununla birlikte en kalıcı bilimsel mirasını kardiyoloji alanında bıraktı; 1897’de yayımladığı çalışmasıyla daha sonra kendi adıyla anılacak olan Eisenmenger sendromu sayesinde tıp tarihinde kalıcı bir iz bıraktı. Franz Ferdinand’ın kişisel doktoru olarak geçirdiği bu 19 yıllık serüvenini ise ölmeden hemen önce, 1931 yılında yayımladığı Archduke Francis Ferdinand – Dedicated to His Memory, by His Personal Physician (Arşidük Franz Ferdinand: Anısına, Kişisel Doktorunun Kaleminden) adlı eseriyle tarihe not düştü.[3]
O gün Saraybosna'da araçta bulunmuş olsaydı bile, bu sıra dışı hekimin Arşidük Franz Ferdinand'ın trajik kaderini değiştirmesi büyük olasılıkla mümkün olmayacaktı. Son nefesini veren Arşidük Franz Ferdinand’ın yardımına yetişemese de, Dr. Victor Eisenmenger bugün kendi adıyla anılan sendrom sayesinde hala nadir bir hasta grubunun yaşam mücadelesine nefes olmaya devam etmektedir.
Kaynakça :
Yazan: Kamil Hamidullah / TEMMUZ 2024
Önceki güncelleme: Kamil Hamidullah / HAZİRAN 2026
Son güncelleme: